Nezih Uzel’den not: Okuma oranı ve yorum eksikliği dolayısıyle sitemiz belirsiz bir süre için yayınına ara vermek zorunda kalmıştır. Cümleye selam ve sevgiler.
Kaptan’ın Seyir Defteri
Yayınlanma tarafından 24 Haziran 2008 Kategori: Şundan Bundan 1 Yorum57 GörünümMir Sait Sultan Galiyev
Yine tren, yine yolcuk bu defa Eminönü Belediyesi’nin düzenlediği 3. Tarihi Yarımada Sempozyomu’nda konuşma yapacağız. Bu Sempozyom arkadaşım Erol Cıhangir tarafından organize edildi. Erol Cıhangir’le on yıldan fazla tanışırız. Çalışkan çocuktur. Önceleri siyasi konularla ilgilenirdi. Şimdi daha çok kültürel konulara sardırdı Benim 80’li yıllarda yayınlanan Sultan Galiyev ve Sovyet Müslümanları isimli tercüme kitabımdan sonra meslektaş olduğumuzu anlamış ve birbirimizi sevmiştik.
O da o yıllarda aynı konuda çalışmış, İrfan Yayınevi’nden bir kitabı çıkmıştı. Onun kitabı benimkinden farklıydı. Kazan’a giderek Galiyev’in izini sürmüş ve Stalin terörünün kurbanı olan o insan hakkında ayrıntılı bir eser ortaya koymuştu. Türkiye Kazan’ın bu değerli evladını bu iki kitapla tanıdı.
Erol bir ara “Politika” isimli siyasi bir gazete yayınlamıştı. Gazete yokluklar içinde büyük gayretle çıkıyor ve ambalaj kağıdına basılıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam o gazetede 1921 Bakü Kongresi ile ilgili bir yazı yazmıştım.
Sapanca’da bana gelirim deyip gelmeyen asistanım Ahmed’in yüzünden Cuma sabahı ağır çantaları tek başıma yüklenip istasyona vardığımda Sadeddin’e rastladım. Arkadaşlarının adını kısaltarak “Sado” dedikleri, Marmara Üniversitesi makina öğrencisi Sadeddin’in o gün İstanbul’da okulda, imtihanı varmış, yardım etti bana beraber bindik trene…
Trenden vapura, vapurdan Karaköy rıhtımına, oradan Yer altı cami’ine derken ezan okundu. Cami lebalep dolu. Zar zor ilerleyerek Necatibey Caddesi’ndeki kapının merdivenlerinde bir yere iliştim. Namazdan sonra Sahabe ziyareti ve nihayet Sirkeci’de Hamid-i evvel caddesinde Otel şekline sokulan eski 4. Vakıf Han’a ulaştık. 54 yıl oturduğum bir şehirde yine otelde kalacağım. Şu işe bakın sız… İstanbul’lular bayağı misafirperver (!) insanlarmış. Üsküdar’da otururken evimde aylarca misafir ettiğim kişilerin dahi evleri kapalı. Devir şimdi böyle…
Yerleşme işi bittikten sonra Arkeoloji Müzesinde yemek ve Konser var, davetlisiniz dediler. Aynı saatlerde de Süleymaniye Kütüphanesinde iki yıl önce kaybettiğimiz Hattat dostum Ali Alpaslan’ı anma toplantısı varmış, tabii ikincisini tercih ettik. Kütüphane olarak kullanılan Medrese’nin bahçesinde toplandık. Gençler çiğ köfte yoğuruyorlar, Ali Alpaslan pek severmiş, O’nun hatırasına hepimiz çiğ köfte yedik. Sonra müzik ve Sema…
Ertesi günü Sempozyum saatinden önce onarımı devam eden Yenicami Hünkar kasrına girdim. Burası birkaç yıl önce soyulmuş ve Hatice Turhan Sultan’ın muhteşem camii’nin 17. yy. çinileri duvarlardan sökülerek kayıplara karışmıştı. Çinilerin bazıları bulunmuş yerlerine konmuştu. Onarım mükemmeldi. Ancak çinilerin çoğu sırra kadem basmıştı. Bu odada benim pek sevdiğim, daha önce birincisi çalınmış olan Hayat ağacı panosunun ikincisi da bulunamamıştı.
Yeni Cami çini soygunu benim ertesi günü Sempozyum’a yaptığım sunu’nun üçüncü konusuydu. İlk Konu Sultanahmet’in atlarıydı, İkinci konu İftariye köşkünün tombak alemleri… Bu alemlerin 100 yıllık bir zaman birimi içimde defalarca yerinden sökülerek kayıplara karıştığını ve bir defa Paris’te müzayede ile satıldığını resimlerle anlatırken. Müze yetkilisi olduğunu tahmin ettiğim bir dinleyici oturduğu yerden bağırdı “Onlar, onarıma alınıyor…” Herkes güldü. Ben cevap verdim: “Siz müzecilere göre öyle, biz gazetecilere göre hırsızlıktır.”
Dördüncü konu Yahya Peygamber’i tasvir eden bir 14. yy. Bizans ikonuydu. Sempozyum neş’eli bitti.
Nezih Uzel’den not: Eminönü belediyesi tarafından hazırlanan “2. Tarihi Yarımada sempozyomu” için benden bir bildiri istenmişti. 15 haziran 2008 günu İTO’da sunduğum “Bizanstan Günümüze kaçırılan eserler” konulu bu bildiriyi arzediyorum:
Lisip’in dört atı
Ortodoks Bizans İstanbul, 1204 ten 1261’e kadar, 57 yıl Latin işgalinde yaşadı. 4. Haçlı seferine katılan Fransız ve Venedikli Haçlılar, Kudüs’e gidecek yerde Konstantin’in şehrine yönelerek Venedik Doj’u Enrice Dandolo yönetiminde, 13 nisan 1204 günü, şehri ele geçirdiler. Katolik Latinler, Ortodoks Bizansın yerine burada bir Katolik devleti kurma amacını taşıyorlardı. Ancak tam bir yağma ve tahribe dönüşen bu işgal sırasında, şehrin tüm taşınabilir zenginliği, aylarca deniz yolu ile Venediğe taşındı.
Bu yağma sırasında Hippodromda, İmparator locasının üzerinde veya önünde bulunan, ve M.Ö. Yunanlı heykeltraş Sakızlı Lisip tarafından yapılmış dört bronz at heykeli de yerinden sokülerek Venediğe taşındı. Heykellerin taşınması fikri Dandolo’nun oğlundan gelmişti. Çocuk babasına: “Baba bunları götürelim…” demiş, babası ise “Venedikte nereye koyarız, yer yok, dediğinde delikanlı “Büyük kilisenin önündeki balkona koyarız” demişti. Sonunda Atlar yelkenli gemilere yüklenerek, Venediğe götürüldü ve elli yıl sonra 1254’te St. Marc Kilisesi’nin girişinin üzerine kondu.
Lisip’in dört atı burada 434 yıl kaldı. Atlar 1798 yılında İtalya seferini kazanan Napolyon’un orduları tarafından savaş ganimeti olarak yerinden söküldü ve Paris’e taşındı. Bu savaşın anısına yükseltilen Carroussel anıtının üzerine kondu. Venedik’te bulunduğu sırada birbirinden ayrı olarak monte edilen dört atın, eski bir gelenek olan “Dört atlı savaş arabası: Kadrige” olarak düzenlendiği görüldü. Atlar burada 17 yıl kaldı.
Napolyon Bonapart’ın 1815’te yenilerek sahneden çekilmesi üzerine, İtalyan’lar atlarını geri istediler. Atlar aynı yıl Venediğe dönerek, tekrar St. Marc Kilisesinin üzerindeki eski yerine kondu. Fransızlar Caroussel’in üzerine Lisipin muhteşem atlarının yerine sahtesini koydular.
Lisip’in dört atı 193 yıldır Venedik’te St. Marc kilisesinde duruyor. Yetkililer 1982 yılında herhangi bir yeni tehlikeye karşı atları yerinden sökerek Kilisenin altında özel bir yere taşıdılar, onların yerine yine bronz kopyalarını yaptırdılar ve bu günkü yerine koydular.
İftariye’nin tombak alemleri
1640 ve 1648 arasında Osmanlı tahtında bulunmuş 20. Osmanlı hükümdarı Sultan İbrahim Topkapı sarayında, Bağdat Köşkünün önündeki avluda, Haliç tarafına bakan duvarın kenarında, bir iftariye köşkü “baldöken” yaptırdı. Ramazan ayında, uygun mevsimde padişahların iftar açması için düzenlenen bu köşkün bakır dam örtüsünün dört bir yanında, dört tombak alem vardı. Bu alemlerden biri 18 kasım 1987 günü Paris’te, Hotel Drould’da, Ader Picard Tajan firması ve eksper Lucien Arcache tarafından yapılan bir müzayedede, 130 bin Ff.’na ismi açıklanmayan bir Türk firmasına satıldı.
İftariya’nin en eski resmi Leon Gerome tarafından 1877’de yapılmıştı. Bu resimde alemlerin üçü yerinde görülmektedir. İkinci resim Halil Ethem bey’in 1931’de yayınlanan Topkapı kitabındadır. Burada aynı açıdan görülen resimde ve onu izleyen 1938 tarihli resimlerde iki alem var. Yine aynı açıdan çekilen ve 1955 tarihli Othmar’ın kitabında bir alem’in yerine gelerek alem sayısının üçe çıktığı görülmektedir. Aradan geçen yirmi yıldan sonra 1975 ve 1977 tarihli ve aynı açıdan çekilen resimlerde hiçbir alemin yerinde olmadığı görülmektedir. 1978’de bir alem yerine geliyor. 5 yıl sonra 1983’te bütün alemler yok oluyor. 5 yıl sonra aynı açıdan bakıldığında bütün alemlerin yeniden yerinde durduğu görülüyor. 1989’dan sonra ise değişiklik yok. Resimlere göre bir yüzyılda defalarca değişen alemler yirmi yıldır yerinde.
Sultan’ın Hayat ağacı
Eminönü’ndeki Yenicami’nin inşaatını 1574 yılında tahta çıkan 14. Osmanlı Padişahı III.Murad’ın anası Venedikli Baffo, yani Safiye Sultan başlattı, ancak bitiremedi. İnşaat yarım kaldı. 57 yıl sonra. 1660 yılında bölgede büyük bir yangın oldu. Yangından sonra etrafı dolaşmaya çıkan devrin Valde sultanı, IV. Mehmed’in anası Hatice Turhan Sultan, yangında ortaya çıkan yarım duvarları gördü. İnşaatın bitirilmesi için mimarbaşı hacı Mustafa Ağa’ya emir verdi. İnşaat üç yılda bitti. Hatice Turhan Sultan saray hayatında sıkıntılıydı. Bu yüzden Camiin planında değişiklik yaptırdı, gelenekte bulunmadık biçimde Hünkâr mahfilini iki odalı geniş bir Hünkâr kasrına döndürdü. Buradan deniz kıyısını, balıkçıları, hamlacıları ve sahil halkının günlük yaşayışını, seyretmeyi düşünmüştü. Devrinde çağın en yüksek değerlerini üreten Osmanlı İznik çini san’atkârları bu odaları zeminden tavana çinilerle döşediler.
Yenicami Hünkâr kasrının çinilerinin 2002 yılının 27 aralık Cuma günü çalındığı anlaşıldı. Toplam 7 adet çini pano ve iki yazı ile birlikte yüze yakın çini karo kayıplara karıştı. Pek çok çini Parçalarının da yerlere saçıldığı görüldü. Burada iki hafta üst üste serbestçe çalışan hırsızlar büyük panoları yerlerinden sökerken bazı parçaları da kırmışlar, toplamaya değer bulmayarak söktükleri panolarla yetinmişlerdi. Benim tahminlerime göre bu soygunun mali portresi dört trilyon eder. Dünyanın en büyük antika hırsızlığıdır. Bu çeşit soygunlarda mal piyasaya düşmüyor, müzelere hiç gitmiyor, bunları genellikle dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan soyguncular, eserlerin yerlerini bilerek kendi ajan ve özel hırsızlarına ısmarlayarak ve haftalarca sürecek titiz bir çalışma ile elde ediyorlar. Ismarlama hırsızlık.
Yeni Cami Hünkar kasrında yer alan çiniler arasında bulunan büyük hayat ağacı panolarından birinin yerinde durmadığını daha önce biliniyordu. Kaynağı belirtilmeyen eski bir resimde “Ocaklı Oda” olarak bilinen bu oda’nın karşılıklı iki duvarında yer alan iki hayat ağacı panolarından biri sökülmüş, yerine İtalyan tarzı bir çini pano konmuştu. Son hırsızlıkta geri kalan “Hayat Ağacı” panosu da gitti. Anlaşılan uzun zamandan beri biri, bu panolara musallat olmuştu. Ayasofya Türbeleri arasında bulunan II. Selim türbesinde girişte solda yer alan, büyük çini pano da, günümüzde Paris’te Louvre Müzesinde bulunmaktadır.
Yahya’nın muhteşem duruşu
İsa Ruhullah Aleyhisselamı Şeria nehrinin sularında vaftiz ederek dünya din tarihine “Vaftizci Yahya” olarak geçen Peygamber Yahya aleyhisselamın tasvirleri arasında Ayasofya’nın güney duvarını süsleyen “deesis” simli mozaikte yer alan görüntü, peygamber’in olağandışı kişiliğini yansıtma yönünden oldukça enteresandır.
Peygamberin benzer bir tasviri, Bizans’ta 14. Yüzyıl’da meydana getirilmiş bir ikonda yer almaktadır. 25 x
Fransa’da Jean, İngiltere’de John, İtalya’da Giovanni, İspanya’da Huan, Almanya’da Yohan gibi çeşitli söyleniş biçimleri ile dünyaca tanınan ve ismi pek yaygın olan bu yüce peygamberin, adı geçen ikonu, gazete kağıdına sarılarak İstanbul’da gümrükten çıkarıldı ve 30 nisan 1974 günü Londra’da bu konularda ün yapmış Temple Gallery’de satıldı. Galeri Sahibi Dick Temple’nin yıllar sonra özel olarak belirttiğine göre adı açıklanmayan bir koleksiyoncu, bu esere o devrin parası ile
Konfüçyüs
SHANGHAI (Reuters) - Les lycéens et étudiants chinois, actuellement en pleine période d’examens, prient Confucius de leur apporter clarté d’esprit et sagesse pour les aider à surmonter l’épreuve. Au temple Confucius de Shanghai, les jeunes gens s’agenouillent et allument de l’encens devant la statue du grand philosophe chinois du Ve siècle avant Jésus-Christ devenu le symbole de la sagesse et de la “vertu modérée“.“Confucius, toi qui est au Ciel, donne-moi une pensée claire et des idées vives pour réussir brillamment aux examens et m’aider à entrer à l’université par la grande porte“, écrit Yu Jinmeng, un aspirant-étudiant, sur une tablette pendue à un arbre planté à côté de la statue du Maître.Selon le ministère de l’Education nationale, plus de dix millions de lycéens se présenteront cette année - un record - à l’examen d’entrée à l’enseignement supérieur en Chine.“Je pense que Confucius est un grand sage et que tous les Chinois connaissent l’homme et ses écrits”, explique Sun Lisha. “J’espère obtenir de très bonnes notes à l’examen et devenir un enseignant comme lui”.Pendant
Alfred Cang, version française Jean-Loup Fiéveti. (Courtoisie. Reuters. NUzel)
Türkçe değerlendirme: Reuters ajansı’nın Shangai kaynaklı haberine göre Çin’de yoğun imtihan döneminde bulunan lise öğrencileri, milattan önce V. Yüzyılda yaşamış Çin’in en büyük düşünür ve filozofu Confüçyüs’ün anısına buhurlar yakıp onun gibi olma uğrunda dualar ediyorlar. “Ey göklerdeki Konfüçyüs, bize zihin açıklığı ve canlı fikirler ver, imtihanlarımızda başarılı olmamıza ve üniversiteye büyük kapıdan girmemize yardım et” diyorlar. Çin’de yüzyıllar boyu peygamber seviyesine çıkarılmış olan Konfüçyüs, Çin’in tüm görüntüsünü değiştiren ünlü “kültür devrimi” sırasında aşırı itibar kaybına uğramış, adı ve öğretisi kesin yasaklanmıştı. Son zamanda aklandı. “Konfüçyüsizm” Çin’de yeniden kamu yaşamındaki eski yerini korumaya aday. (NU)
Nezih Uzel’den not : Benim yakınlarda “Atatürk’e nasıl vize verdim” başlığı ile yayınlanan kitabımda önemli bir konuyu içeren 4. bölüm, bir hâtâ sonucu baskı sırasında unutulmuştur. Özür dileyerek arzediyorum. Bu kitabın tekrar yayınlanması olasılığı gittikçe azalmaktadır. Temin etmiş olanlar, bu bölümü kitaba ilave edebilirler. Saygılarımla.
Bennett ve H.L.Şusut
Levent, 1972,Ft.Uzel
Hasan Lutfi Şusut
“Benim Bennett’le buluşmamı sağlayan Hasan Lutfi Şusut önemli bir insandı. Kendisi ile ellili yılların sonunda Beyoğlu’nda Kohen kardeşler kitabevinde tanışmıştık. O sırada “Hacegân Hanedanı ve “Fakir Sözleri” başlıklı iki kitabı yayınlanmıştı. Hacegân Hanedanı Ortaaysa Türk sufi’lerinden bahsediyor, “Fakir sözleri ise dünyada genel bilgelikten söz ederek aforizmalarla bilgeliğin tarihini açıklıyordu. Her ikisi de çok değerli kitaplardı, aradan geçen bunca yıla rağmen bu alanda, bu düzeyde eser veren olmamıştır. “Hacegan Hanedanı” Safi Mevlânâ Ali bin Hüseyin’in “Reşahat ayn el Hayat” ve Molla Camî’nin “Nefâhat ül Üns” isimli tasavvuf ilminin anıt eserlerinden hareketle Türk tasavvufunun doğduğu Orta Asya Türk sufiliğini ele alıyor ve Küçük Asya Tasavvuf hareketinin, kökeni olan Horasan sufiliğinin, Fuat Köprülü’ den sonra ilk defa derli toplu bir monografisini sunuyordu.
Mustafa Kemal ve Balkan harbinden kalma arkadaşlarının başlattığı İstiklal savaşına kalben, ruhen ve bedenen katılan bir Hoca neslinin devamıydı Hasanbey, Ankara’da bir grup mütedeyyin, mütehammil ve yüksek ruhlu bir insan topluluğunun içindeydi. Gravat takan, fötr şapka giyen, müslümanlığı yerleşik şekillerin ötesinde gerçekten yaşayan bir insandı. O medenî bir “şehir müslümanı”ydı. Merhum Rıfat börekçi’nin başını çektiği bu grubu ben “Ankara Melâmîleri” olarak anmak istiyorum. Genellikle padişahçı, halifeci ve işgalci, düşmana yaranıcı bir hoca nesline karşı çıkan bu insanlar, Cumhuriyet tarihinde henüz belirlenmemiş, onlar hakkında açıklayıcı ve düşündürücü bir eser ortaya konmamıştır. Yakın tarihin fevkalade baş döndürücü olayları içinde bu grubun adı unutulmuş. onlar büyük çoğunluğu teşkil eden diğer grubların içinde kaynayarak ortadan kaybolmuşlardır.
Üstadlarla özel meseleler pek konuşulmaz. Bu yüzden Hasan Lutfi Şusut’un biografisine dair fazla bilgimiz yok. Tarikat silsilesi, intisabı, inâbesi, neş’esi, mürşidi, kökeni konularında sağlam bilgi edinecek güvenilir kaynağa sahip değiliz. Tasavvufta önemli bir kol olan “Itlâk felsefesine” bağlı olduğunu biliyoruz. Ayrıca “nefes tutma” yöntemine dayanan eski bir Türkistan zikr’ini uygulardı. Bir çeşit “ ibadet” olan nefes tutma, Orta Asya sufilerinin “zikri erre:teztere zikri” dedikleri yönteme benzerdi. Levent’teki evde bir defa bana göstermişti.
Hasan Lutfi Şusud “yanında durmaktan huzur duyulan” insanlardandı. İlk karşılaştığımızda Ankara’da bir devlet dairesinden emekli olduktan sonra İstanbul’a taşınıp Boğaz’da İstinye’de oturduğunu söylemişti. Kalabalık bir ziyaretçi halkası varmış, onlardan bazılarına “nefes tutma” tekniğini öğretirmiş. Ben İstinye’deki eve gitmedim ama daha sonra taşındığı Levent’teki eve birkaç defa gittim. Bennett’in ölümünden sonra Göztepe’de bir apartman dairesine taşınmıştı oradan da hayata veda etti. Örneği az bulunan insanlardandı.
Şusud bir sohbet sırasında “Hakikatleri bulamayanlar, merasimleri din edindiler” demişti. Kendisinin ve Ankara’da bulunduğu yıllarda içinde yaşadığı çevrenin fikir, davranış ve itikat çizgisini çok iyi anlatan bu cümle bence o çevrenin ana yasası hükmündedir. Değerli insanlarmış, belki iz bıraktılar ama topluma yayılmamış olabilirler.
İstanbul’da Maçka’da Celaleddin Çelebi’nin evinde tanıdığım Nezahat Ege’ye:
–Bennett’e nasıl ulaşırım, diye sormuştum,
–Sen Hasan Lutfi Şusud’u tanıyorsun, o şimdi Londra’da, ona yaz aracı olur…” demişti. Yazdım ve kendisinden fevkâlade nâzik olumlu bir cevap aldım. Bennett’in yakında Türkiye’ye geleceğini ve benimle görüşmeye razı olduğunu belirtti. bu ilişki böylece kuruldu.
Yüzbaşı John Godolphine Bennett’i, bana tanıştırması için kendisine mektup yazdığım Hasan Lutfi Şusut, o sırada Londra’da bulunuyordu. Bennett onu okulunda ders vermesi için çağırmıştı.
Bennett’in okulu Londra’nın banliyösünde şirin bir yerdeydi, yeşillikler içindeydi buraya “Sherborne House” diyorlardı. Geniş bir arazinin ortasında görkemli bir şatoydu. Bennett burada “Hafta sonu” okulu açmıştı, Pek çok öğrencisi vardı. Okulda Türkçe öğretirdi. Ancak Bennett’in Türkçe derslerinin amacı öğrencileri akıcı Türkçe konuşturmak değil onları Türkiye’ye ve Türk kültürüne yaklaştırmaktı. Bu çabanın temelinde Türkiye sevgisi bir yana Türk kültürünün dünyadaki yeri vardı. Bennett’e göre Horasan çıkışlı Türk Kültürü, dünyadaki en orijinal kültürlerden biriydi. Bu nokta önemlidir.
Türkçenin sırlarını biliyordu Bennett. Bu sırlara gerçekten vakıf olduğuna inandığı Hasan Lutfü Şusut’u Sherborna davet etmesinin nedeni de biraz buydu. Hasan Lutfi bey Sherborne’da kaldığı sürece “Türkçe üzerine konferanslar verdi” ne yazık ki bu önemli çalışma tesbit edilememiştir.
Bennett bir gün bana “ Siz Türkçe konuşurken kelimeleri kullanmaz, şekiller çizersiniz… ” demişti. Türkçede kelimelerin çok yüklü oldıuğundan söz ediyor ve aynı kelime ile pek çok şey ifade edilebileceğini anlatıyordu. Bu konuyu daha sonraki yıllarda çok düşünmüşümdür. İnsanlarımızın Türkçeyi nasıl konuştuklarını, dertlerini nasıl anlattıklarını merak eder, lafa karışmadan konuşanları uzun uzun dinlerdim. Bence Bennett haklıydı. Kelimelerin ağır anlam yükü taşımaları dolayısı ile yerli yerince kullanılması zordu. Türkçe konuşanlarımızın çoğu anlam dışına çıkıyor, sorulara verdikleri cevaplar veya sorulan sorular bazen konuyu hiç ilgilendirmiyordu. Başka başka şeyleri dakikalarca, saatlerce konuştuğumuz oluyordu. Bu dilde konu sınırlaması çok zor sağlanıyordu. Bu yüzden de sık sık ayrıcalıklar, anlaşmazlıklar ve çatışmalar oluyordu.
Aynı kelimelerle hem “çok iyi” hem de “çok kötü” şeyler söylenebilirdi. Kelimelerin çeşitli anlamlara çekilebilecek tarzda çok yüklü oluşu belki bu dil’in kökeninde “göçebelik” yattığı içindir. Göçebeler örneğin Gobi çölünde, Tiyenşan ormanında zor doğa şartları içinde güçlükle karşılaştıklarında az kelime ile çok şey söyleme ihtiyacı içinde kalmış olabilirler. Yerleşik Batı dillerinde ise kelime bolluğu vardır. Bu yüzden herkes, istediği kelimeyi bulup tam yerine koyabilir.
Türkçe konuşanların önce anlaşmaya “niyetleri” olması gerekir. Niyet yoksa “anlaşma” da yoktur. Kısacası Türkçe konuşanların düşman değil “dost” olmaları lazımdır. Ortalık sertleştiğinde birkaç cümle içinde, kapanmaz bir yara ve onarılmaz bir felaket doğabilir. Türkçede yazıdan ve bireysel anlatımdan çok “sohbet”in önemi bu noktada belirmektedir.
Bütün bunlar Bennett’in Sherborne’da kurduğu bir çeşit “Türkçe laboratuvarından “ çıkmıştır. Bu ilginç sonuç Bennett, Hasan Lutfi Şusut ve o çalışmalara deneysel katılımlarda bulunan öğrenciler tarafından başarılmıştır.
Hasan Lutfi Şusut’un da önemli çabaları ile iştirak ettiği bu okulda ders görenlerden çoğu şu sırada Batı’da önemli yerlerde bulunmakta ve ülkemizi ve dilimizi temsil etmektedir. Sherborne House” geleneğini bu gün Bennett’in oğulları başarı ile sürdürüyorlar.

Son Yorumlar