Geçen gün ben Küçük armutlu semalarında mutat sortilerimi yaparken Ustanın evini soymuşlar… Galatasaraylı arkadaşları gece geç vakit ustayı evine bırakmışlar, usta dördüncü kattaki kapısını açtığında bir de ne görsün, hırsız girmiş evin altını üstüne getirmiş…usta şaşkına dönmüş. Bunu kim yapar ? diye düşünmeye başlamış, bir yandan envanter çıkarıp bir yandan “polise haber versem mi ? “ diye ortalıkta dolaşırken, ilk tesbitleri yapmış, yazı odasından bir video kamera, birkaç nadide kitap, salondaki camlı dolaptan hatıra eşyaları, yatak odasından bir laptop, namaz odasındaki yazıhanenin gözünden wolkman… En önemli olanı procopion imzalı bir çoban kızı tablosu,,, yüz yıllık… Tablo’nun gerisinde çiflik evleri ve otlayan inekler, ön planda boylu boyuna yere uzanmış bir çoban kızı… Bu “çoban kızıâ€? tablosu bizim ustanın en değerli gençlik yıllarının vazgeçilmez hatıraları ile eş değerde… Camlı dolaptaki hatıra eşyalarının çoğu uzun yıllar sürmüş dış gezilerden kalma ufak tefek şeyler ama bir parça var ki zikredilmeye değer, Ustaya Kahire’de hediye etmişler… İnce bir maden oyma, o da gitmiş… Fakat ustanın bana anlattığına göre bir parça yüzünden adamcağızın yüreği pek yanmış… Bir pasaport.. Babaannesi Ayşe hanıma ait… Ayşe hanım yanına bir akrabasını alarak 1922′de doğum yeri Bulgaristan’daki Şumnu şehrine gitmiş… Elinde Osmanlı pasaportu. Dönüşünde İstanbul şehri işgal altında… Pasaportuna İngiliz mühür vurmuş, italyan mühür vurmuş,Fransız mühür vurmuş Türk Devleti ortada olmadığı için onun mührü yok… pasaportta sadece Üsküdar’daki Tunus Bağı muhtarının mührü var… Altı asırlık Osmanlı devleti sadece ailenin oturduğu Tunus Bağı semtinin muhtarı tarafından temsil ediliyor… İşte bu belge de sırra kadem basmış. Usta ona pek acımış… Usta’nın babası Çanakkale savaşı gazısı, tabib binbaşı Muhlis Şumnu (uzel) Bu savaşa ait madalyalar ve bir de mecidiye nışanı kutusuyla birlikte gitmiş,Binbaşı’nın rütbe apoletleri, hasta dinleme kulaklaklığı, kan pipetleri savaşta hastahane çadırında kullanılmış çeşitli tıbbi aletler hepsi hepsi yok olmuş… geriye nasılsa bataryalı bir elektroşok cıhazı,bir dürbün, bir tansıyon aleti ve ingiliz yapımı fünyesi çıkarılmış bir şarapnel bir de açılmamış bir serum şişesi kalmış ki usta hırsızın serumu almadığına pek pek sevinmiş… enayi onu da alsaydı iyice yıkılırdım diyor… Bir de ustanın 26 yaşında kanserden ölen ağabeyi’nin ağız mızıkası ve ustanın 1961 yılında, ilk foto muhabiri olduğu sırada, İsmet İnönü’nün Maltepe’de dünürü Sohtorik’in yalısında, denize çivileme girerken resimlerini çektiği hatıra fotograf makinası… Hepsi bu… şimdi ben emrimdeki şehrin tüm kargalarını görevlendirdim… Gak…Gak…Gak… Kayıpları ya bulacaklar, ya bulacaklar…Ihı…Ihı…Ihı…Ah Usta…Vah Usta…
Nisan, 2003 için Arşiv
Ustanın Evini Soydular
Yayınlanma tarafından 13 Nisan 2003 Kategori: Kargadan Haberler 0 Yorum176 GörünümBin dokuzyüz elli üç senesinde Galatasaray Lisesinin 7d sınıfında okuyan bir alay kaçık, tam yarım asırdır birkaç ayda bir toplanıyorlar… Aralarında rahmetli olanlar olmuş… Olsun (!) aldırmıyorlar… Yollarına israrla devam ediyorlar… Yaşama karşı kahramanca direnip meydan muharebesi veriyorlar… Bunlar Balta limanında “profesörler evineâ€? balta olmuşlar… Son toplantılar hep orada yapılıyor…Ben de geçen gün haber alırım diye oraya doğru uçtum… Dördüncü Levent’in üzerinden geçerken aşağıda Baltalimanı kuyruğu bekleyen bizim ustayı farkettim. Usta ilginç adamdır, çenesi hiç durmaz,hele ilk defa bir yere gidiyorsa oranın insanlarıyla konuşur durur… Çaktırmadan yakınlardaki bir akasya ağacına konup Usta’yı dinlemeye başladım. Usta önü sıra bekleyen mavi kotlu, kısa boylu,orta yaşlı bir adamla konuşuyordu. Konuşmanın baş tarafını kaçırmıştım. Usta her zamanki gibi sert ve heyecanlıydı, birden adama – Sen faşist misin ? dedi. Adam güldü… İkisi de gülüştüler… Araba geldi, bindiler… İtiş kakış sırasında birkaç kelime daha duyabildim. Adam Usta’ya – Ben devlete vergi ve asker veriyorum o altımdan arsayı çekip satıyor… diyordu. Araba Levent’in akşam yedi buçuk trafiğinde zar zor ilerliyordu… O gidiyordu, ben de üstünde…Gak…Gak…Gak. Armutlu diye bir yere geldik… Sonra Küçük Armutlu dedikleri bir yere vardık… Çok kişi indi. Havada bir ağırlık var… İçimde bir sıkıntı… Anlayamadım… Küçük bir boyacı çocuk, koltuğunda boya sandığı, başını kapıdan uzattı… –Aşağı kadar geleyim mi ağabey ? – Gel bakalım… Çocuk bindi…Para almadılar.Araba bir yokuştan aşağı indi – Geldik… dediler.Burası son durak…Balta limanı… İndim. Hava oldukça kararmıştı, ama deniz kenarında olduğumuzu anladım… Usta, kerteriz alıp profesörler evini buldu… Galatasaraylıların arasına karıştı… Ben de onu terkettim. Yeniden geri dönüp o “Küçük Armutluâ€? denen yerin üzerinde bir hayli turladım durdum…Oranın kargalarının aradım… Gak Gak Gak… hiçbiri yok. Ama buraya gene geleceğim… Havada öd ağacı kokusu var… acaba neden ? öğrenmeliyim.
Son Yorumlar