Temmuz, 2004 için Arşiv

Ben Hazreti Ali

Hoca geçen gün Üsküdar’da Çağrı Market’e girdi… Ben de arkadan, Gak…Gak…Gak… Tezgahtar Hacı beni tanımıyor, eline bir süpürge alarak beni dışarı kovalamaya kalktı… Kendimi tanıttım.- Ben öyle her kargaya benzemem, adamın fiyakasını bozarım, sen beni biliyor musun ? ben Hoca’nın kargasıyım, tetikçisi ve hem de ileri karakoluyum… dedim. O zaman ses çıkarmadılar. Bu markette Hoca’yı severler… Gak Gak Gak… Geçen ay Hoca taşınırken, kitap koyması için 180 tane boş karton koliyi Hoca’ya hediye etmişlerdi… Kolileri Cafer taşıdı, hoca da ona “Canavar Sahibini Yediâ€? kitabını imzalayıp verdi…neyse… gak,gak,gak… işimize bakalım. Hoca Markette sepet sürerken önünde bir baba oğul belirdi… Tam o anda orta yaşlı, gözlüklü zayıf bir kişi baba-oğul’un önlerine çıktı… Çocuk bağıdı – Hocam… hocam nasılsın ? bak sana babamı tanıtayım… Baba-oğul’un karşılaştıkları kişi çocuğun okuldan öğretmeniymiş… Her üçü de bizim Hoca’nın yolunu kesip geçeceği yere durdular… Hoca da durdu bekledi… Öğretmen çocuğun babasına: - kiminle teşerrüf ediyorum, dedi. Adam adını söyledi : - Nur Muhammed… Hoca biraz daha bekledi, baktı yoldan çekilecekleri yok, gruba seslendi – Efendi, biraderler ben Hazreti Ali, buradan geçmek istiyorum… Kenara çekildiler. Hoca geriye bakmadan yürüdü gitti… Gak… Gak… Gak… Hiçbir şey anlamadım. Usta acaba neden kendine Hazreti Ali dedi ? yaşlı adam kendi kendine söyleniyor, yaklaşıp kulak verdim… Gak, Gak, Gak… diyor ki “ Hem utanmadan çulsuza Peygamber efendimizin adını koymuşlar bir de başına “nurâ€? eklemişler…O Muhammed\’se ben de hazreti Ali’yim. Ben altmış senedir İstanbul’da bir Allah kulunun “Muhammedâ€? adını taşıdığına rastlamadım. İslam terbiyesinin en üst düzeyde yaşandığı “makarr-ı saltanatâ€? İstanbul şehrinde, buranın rafine müslümanları edebe aykırı olur diye çocuklarına hiçbir devirde bu mutenâ ismi koymadılar… Düşünebilir misiniz ? adam nursuz pirsiz, uğursuz subutsuz, dolandırıcı sahtekar, hırsız tamahkar, yamuk ruhlu çarpık huylu, yanlış doğmuş eksik kalmış, abus ül vecih perişan biçare… ama Fahri Kainat efendimizin adını kullanıyor…. işte buna gönül dayanmıyor… Bu adamlar müslüman falan da değil, bir acaip taife… Bu zamanın torna çapağı â€? Hoca’yı daha fazla dinleyemedim… Gak, Gak, Gak… Kızdım Hoca’ya “sana ne elin Muhammed’inden ! sen kendi Muhammed’ ine baksana…â€? gak… gak… gak… Uçtum gittim. Uzaklaştım oralardan…

Eski Dolabı Kurdular

Hoca Üsküdar bit pazarından vaktiyle 20 bin liraya bir gardrop almış, çarşıda 50 liraya Adnan usta’ya gomalak cila yaptırmış… Dolap Üsküdar’daki eve geldiğinde ev bir hafta mis gibi gomalak kokmuş… Bilmem bilirmisiniz ? Gak…gak…gak,gomalak cila cilaların şahıdır. Uzak doğudan gelir. Uç uç böceği gibi bir hayvancağızın sabahleyin güneş doğumunda yaprakların üzerinde gezinirken bıraktığı salgıdır. Kuruyunca o salgıyı alırlar, ince tabakalar halinde paketleyip dünyanın her yerine gönderirler, ustalar onu ispirtoda eritip değerli ahşap mobilyaların üzerine sürerler… Hoca’nın Üsküdar bit pazarından kaldırdığı gardrop şahane bir antika. Masif maun ağacı… Ağaç da uzak doğudan… Dolabın hiçbir yerinde çakılı çivi yok, hep geçme…Kamalı, kavilyalı, tahta kelepçeli bir ahşap şaheseri… Hoca diyor ki : - Bunu pazarda Ahmet’ten alırken bir de karyolası vardı… Yazık ki yer yokluğundan alamadım… Dolap Üsküdar’daki evde, namaz odasında birkaç yıl kurulu durdu. Sonra yine yer kıtlığından Hoca dolabı sökerek tavan arasına kaldırdı…Gak… Geçende ev boşalırken Maun dolap yine gündeme geldi. Hoca :- Bu dolap Sapanca’daki villaya kurulmalı, dedi. Sonuçta birkaç ufak tefek tamirden sonra dolabı bu Pazar Hoca ve Metin Sakarya dört saatte kurdular. Canları çıktı, gece kondu yapar gibi… Eskimiş ve geçmeleri tutmaz olmuş dolap ayağa kalktığında inanılmaz bir asalete büründü.Konaklardan, yalılardan, saraylardan kalmış muhteşem tavrıyla eski saltanatlı günlerine geri döndü. Bir yandan da çenesi açıldı, vaktiyle yatak odalarında gördüğü manzaraları hal diliyle bir bir anlatmaya başladı… Hoca ve Metin bey hayretten dona kaldılar. Bu güngörmüş, manzara seyretmiş dolabın karşısında küçüklük duygusuna kapıldılar… Gak…Gak…Gak… Ben de bahçe penceresinden onları seyrettim. Güldüm durdum. Gülünmeyecek gibi değil ki, iki ihtiyar dolabı dinlerken renkten renge girmeye başladılar… Gak…Gak…Gak…Waaaaaw…Acaba dolap onlara ait birşeyler de biliyor mu acaba ? diye… kızgın kuşkulara kapıldılar…Gak…Guk…Tısss… Dolap kurulup ortalık temizlendiğinde ahşap hengame yeniden sırlara büründü… Bakalım yeni yerini beğenecek mi ? Hoca’nın oturduğu Villa’nın güneyindeki çingene mahallesinde o gün düğün vardı… Klarnet ve darbuka sesleri arasından uçarak uzaklaştım… Dolaba da klarnete de res çekerek Gölün üzerinde batan güneşe doğru uçtum… Sular kararırken İzmit’e vardım… Uzaktan hâlâ dolabın fısıltısı ve darbukalı klarnetin çakırtıları duyuluyordu… Yaaaaw…Gak.Gak.Gak.Takııırrr.

Mafya Tarlasında Piknik

Hoca Cumartesi günü Sapanca’nın güney doğusundaki Fevziye köyüne gitti… Gak…Gak… Gak. Arabayı her zaman olduğu gibi Metin Sakarya kullandı. Metin bey’in hanımı da gruba katıldı. Ben da arabanın üzerinde daireler cizerek uçtum. Belki bir haber yakalarım diye… Gak.Gak… Hoca’nın bu gün konuşkanlığı üzerindeydi. Yol boyunca çenesi durmadı… Köylerdeki Cumhuriyet onaylı Osmanlı tapularının artık geçerli olmadığını, buraların eski sahiplerinin, yeni AB uyum yasalarına göre yakında gelip eski yerlerinin isteyeceklerini falan anlattı durdu. Gak…Gak. Hoca bir zamandır bu konuyu diline doladı…Bölücülük yapar gibi boyuna aynı şeyleri anlatıyor.-İnsanları uyarmak benim mesleki görevimdir… diyor, İyi de ne faydası olacak ? gak..guk.Hırr… Fevziye köyünün deresine vardıklarında saat dörde yakındı. Hoca’nın burada hep gelip oturduğu bir yer var, hatta köylüler buraya Hoca geliyor diye nehir kenarını düzleyip tahta masalar koydular. Gak. Cumartesi olmasına rağmen ortalıkta kimseler görünmüyordu. Hoca – yarın gelirler… dedi. Çantalar açılıp, torbalar boşaldığında piknik masasının üstü bayram yeri gibi şenlenmişti. Az sonra aygaz tüpünün üzerine saç konup sucuk ve kanat pişirildi. Hoca – Ormana gelip de ateş yakmak yerine aygaz tüpü kullananlar doğaya hakaret etmiş olurlar…dedi. Gak…Gak…Gak… Üç kişilik ekip karnını doyururken ben çevreyi dolaşmaya çıktım… İnanılmaz güzellikte bir yer, her taraftan sular akıyor, çağlayanlar havuzlara doluyor, dereler şırıl şırıl. İkindi güneşi çınar yaprakları arasından neş’eli ışık oyunlarına girişiyor. Burada iç sıkıntısı yerlere dökülüyor, sulara karışıp gidiyor…Gak,Gak. Ben kargayım anlamam, ama görünüşe göre burası Cennet örneği bir yer… Biraz ötede eski bir sendikacının balık çifliği var…Dağlardan inen billur sularda nazik tenli balıklar üretiliyor… Koyu yeşil vadide dolaşırken birkaç karga peşime takıldı… Havada tanıştık, aşağıda rumlardan kalma eski bir değirmen gördük… Oraya inip laflayalım dedik… gak…gak… Aklıma geldi – Bu suları kullananlar devlete para ödüyorlar mı ? dedim. Görevimiz mikropluk ya… Genç bir karga cevap verdi… – Hayır ödemezler devlet o işi unutmuş… Buralarda su bedava. Hep kargalar gülüştük… Gak… guk. Saat altı oldu… Hoca hasırın üzerinde uyumuş… Kaldırıp yola çıktılar… Hoca böyle yerlerde dolaşırken bir geçtiği yoldan bir daha geçmez… Kaybolmayı göze alarak hep yeni yollar dener. Hocanın bu huyunu bilen metin Sakarya Şükriye vadisinden çıkarken Hacı Mercan köyü yoluna saptı. Burası Adapazarı’nın mafya tarlasıdır. Belde’nin mafyaları hep buradan yetişip yeryüzüne dağılır. Gak…Gak…Gak… bu mafyalar, sırasında Devletin ulaşamadığı hizmetleri de görür ancak kendi hesaplarına yazarlar. Fatura sonunda milletin önüne konur… Neyse… Gak Gak… Hoca geçen yıl Sapanca’da göle girerken sahilde yıkanan bir grup küçük çocuğa – nerelisiniz ? demişti… Çocuklar hep birlikte – Hacı Mercanlıyız, dediler. Hoca yine sordu – Büyüyünce ne olacaksınız ? çocuklar yine hep birlikte bağırıştılar… – Mafya olacağız…Mafya olacağız… Hoca ve üç kişilik piknik ekibini taşıyan 34 San 108 plakalı ford taunus Hacı Mercan yolundan inerek akşamüstü Sapanca’ya vardı… Gak.Gak. Olay bu…

Karga Hattı Çıkacak

Hoca bana dedi ki – Telefonda yeni hatlar çıkmış, konuşkan hat, yazlık hat…kışlık hat… neden senin de bir hattın olmasın ? gak gak gak… Karga Hattı… Çığırtkan hat, çaçaron hat…geveze hat… Hocanın yüzüne dik dik baktım, acaba alay mı ediyor ? Aslında fena da olmaz… ben de bir “kargaâ€? hattı edinsem de zamana uysam dedim. Biliyorsunuz biz kargalar için bilgide sınır yoktur… Gak Gak. Biz herkesin sırrını bilir gereğinde söyler gereğinde saklarız. Gaaak… Hırrr… Bizim için sır diye bir şey yoktur. Biz sırdan nefret ederiz… Bir şey eğer sır ise içinde mutlaka bir bit yeniği vardır…Sır’da suç olur. Sır saklanırsa suç da saklanır Gak…Gak tıkır… Nice nice suçlar barınır taş gibi sırların içinde… Sır suç’un kara para aklayıcısıdır. Suç sırda doğar,büğür yeşerir… Bataklık faresi gibi… Suç’u sır doğurur… Kucağında besler, büyütür. Ne suçları örtüp basar, saklar yok eder o nice nice çelik bedenli sırlar… o yüzden sır olmasın isteriz… Sır küpleri kırılsın, suçlar açığa çıksın isteriz… Yaaa…Gak.Guk. Tak…Tak…Ancak bir kuşkumuz var… Kişisel sırlar ve suçlar yine de saklanmalı… onlara kimse dokunmamalı, o kişinin özgürlüğüdür, fakat toplumsal sır açığa çıkarılmalı… Gak Guk…Bir sır eğer topluma zarar verecekse onu ifşa etmeli… İnsanlar sır saklar ama toplumlar saklamamalı… Gak…Gak…Zaten artık sır saklamak da zorlaştı… Alıyorsunuz eve bir bilgisayar, basıyorsunuz “googleâ€? ye söylüyor size karınızın o gün nerelerde dolaştığını… Basıyorsunuz bir başka düğmeye, söylüyor size cebinizde kaç para var…Tıklıyorsunuz bir yeri,öğreniyorsunuz bir başka yeri… ulaşıyorsunuz her türlü tehlikeli bilgiye… varıyorsunuz erişilmez bir vadiye. Bir daha, bir daha… Şaşıp kalıyorsunuz… tıklıya tıklıya tık nefes oluyorsunuz… Gak, Gak, Gaaaak. Google bizim rakibimiz. Google varken bize iş düşmüyor… Yakında ocağımıza incir dikecek. Kendimizi savunmalıyız… Gak… Gak… Gak. Savunmaya geçmeliyiz. En iyi savunma saldırıdır. Birilerini korkutup geriletmeliyiz. Bizim de bir hattımız olsun. Gak. Hatımızın adı “kargaâ€? olsun. Bizi arayan en son “kargaâ€? haberlerini öğrensin.Bize en yüksek parayı ödesinler… değil mi “kargazedeâ€? dostlar… Gak. Hırrr… Fırrr…


Son Yorumlar