Ekim, 2007 için Arşiv

İnönü Rahmetli Oldu

261900.jpg

Fransız radyo televizyonunun büyük oditoryomu o gün kapılara kadar doluydu. Paris’te bir haftadır yollarda, metro istasyonlarında, görülecek yerlerde asılı devâsâ bir afiş, önemli bir konserin verileceğini duyuruyordu. Afiş’in orta yerinde büyük harflerle “Turquie� Türkiye yazıyordu. İkinci başlık ise “ Musique Soufi� Sufi Müziği.

İki isim vardı afiş’in üzerinde: Nezih Uzel-Kutsi Erguner. Tarih 23 Eylül 1978. saat 20.30. Fiatlar büyüklere 21 frank, öğrencilere 10 frank. O yıllarda Öro yoktu. Yıllar sonra çıkacaktı.

Bizim o sırada neyzen Kutsi Erguner’le Avrupa’da konserler düzenlemeye başladığımızın, sanırım dördüncü yılıydı. Kutsi Paris’te mimarlık okuyordu, ben çeşitli nedenlerle sık sık gidip geliyordum. Bir çevre edinmiştik. Bu çevrenin bir ayağı Konya’da, bir ayağı İstanbul’da, diğer ayağı Paris’teydi. Aslında şöhretin sahibi biz değildik. Bin yıllık Anadolu tasavvufu o çağda Batı’da yankılanmaya başlamıştı. Şiir ve müzikle anlatılan bir dinî inanç, o zaman materyalizmin doruğunda yaşayan batı toplumunun ilgisini çekiyordu. Ayrıca 60’lı yılların başında süpersonik uçaklarla açılan yeni yollar, insanları ve ülkeleri daha rahat biçimde bir araya getiriyordu. Dünya değişmedeydi.

Neyzen Kutsi Erguner’le Paris’e taşıdığımız müzik eskiden Türkiye’de yasaktı. Nitekim Kutsi’nın babası ve benim de müzik hocam olan değerli insan Ulvi Erguner 60’lı yılların ortasında TRT İstanbul Radyosu Türk San’at Müziği şubesi başkanı olduğunda “İlâhi� programı yaptığı için müfettiş tahkikatına uğramıştı.

Bir gün Kutsi ile Paris’te “emekli askerler derneği� diye bir dernekte konser veriyorduk. Salonda dünyanın her yerinde savaşlara katılmış, gün görmüş yaşlı askerler, sömürge yönetimi memurları, uzak ülkelerde dolaşmış pek çok insan vardı. Konserden sonra bir kişi yanıma yaklaşarak şunları söyledi :

“Ben gençliğimde Vietnam’da kauçuk tarlalarında çalıştım. Kauçuk çok nâzik bir bitkidir, kökleri yerin altında metrelerce uzanır, sonra bir yerden toprağın üzerine çıkar, ortamı beğenmezse yeniden yer altına girer ve daha uzaklardan çıkar…�  Adam bunları söyledikten sonra yürüdü gitti. O telaş arasında ne demek istediğini ve bu kauçuk hikayesini neden anlattığını pek anlayamamıştım. Sonra düşündüm ortaya dehşetli bir görüntü çıktı. Adam diyordu ki: “Siz yer altından yürüyen kökler gibisiniz, şimdi burayı beğendiniz, buradan çıktınız. Yine gelin sizi burada her yerden daha iyi ağırlayacağız…�   

Fransız Radyo Televizyonunun büyük salonunda o gün bin beÅŸyüz kiÅŸi vardı. Resmi olmayan bir toplantı olmasına raÄŸmen Türkiye büyük elçiliÄŸi mensupları da oradaydı. Çalgı iki buçuk saat aralıksız sürdü. Ben ezberden ilâhileri okudukça Kutsi hiç sektirmeden refakat ediyordu. Aslında uzun zamandan beri birlikte geliÅŸtirdiÄŸimiz Batı’nın “trubadur” örneÄŸi bir tarz “müzikli-ÅŸiir” terennüm ediyorduk. Salon sessiz dinliyordu. Dil ve kültür farklarını mesafelerce aÅŸmış, bir baÅŸka boyuta varmış, insanlarla bir baÅŸka yerlerde buluÅŸmuÅŸtuk.  

Konserin ertesi günü  başka bir konu dolayısı ile Unesco’ya gitmiştim. Kabul salonunda rahmetli Erdal İnönü ile karşılaştım. Akşam konserdeymiş. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

  • İlâhilerinizi Wagner operaları gibi dinledim. Bende aynı izlenimi uyandırdı.
  • TeÅŸekkürler sayın İnönü, inÅŸallah bir gün Fransız dostlarımız da Wagner operalarını dinlerken bizim ilâhileri hatırlarlar.

Erdal İnönü’yü kaybettik. Yaradan rahmet etsin. Tarihimizin “İnönülerâ€? defteri de böylece kapandı. Birinci deÄŸil ama İkinci İnönü’ye “ilâhileriâ€? dinletebildiÄŸim için mutluyum… Burada deÄŸil ama orada… Olsun. Türkiye’nin bir gün geliÅŸecek olan laikleri ile burada da buluÅŸabiliriz.  Bin yıllık “Anadolu tasavvufuâ€?nun insanoÄŸluna bahÅŸettiÄŸi “ilâhîlerâ€?i onlara da dinletebiliriz. Hele üzerlerimizdeki siyaset tozu silinsin. İnat kabuÄŸu kırılsın, dayatmacılık belâsı kalksın  O zaman bakın ne “muhteremâ€? insanlar olacağız. Allahüâlem.

Türkiye’nin eşsiz iktidarı

untitled.bmp

 

Bu iktidarın yeryüzünde bir eşi daha yok. Bu “eşsiz� bir iktidar. Yüzyıllardır varlığını sürdüren Türk siyasi hayatında bir eşi daha görülmemiş olan bu iktidar, gerçekten “eşsiz� bir iktidar. Yeryüzüne helâl olsun !…

Ülkenin uzun zamandan beri süregelen “Kamu yönetimi� geleneği, bu gün öylesine bir noktaya gelmiştir ki “eşsiz bir tablo� ortaya çıkmıştır.  Sanki önceki asırlar hiç yaşanmadı, sanki daha önceleri denenmiş siyasi hareketler hiç çizgi bırakmadı… Son yüzyılda bu yörede  Laik-Müslüman çatışması kamusal yaşamımızı işte şimdi bu noktaya getirdi.

Bir erkekler devleti kurduk. Yeniden baÅŸa döndük, asırlar öncesinin Osmanlı protokolu yeniden devlet hayatımıza girdi. “Lacivert takım elbiseli erkekler devleti…â€? Böyle bir manzaranın da dünyada eÅŸi yok… EÅŸsiz bir görüntü kapladı hayatımızı… Yakında Çankaya köşkünün pencerlerine kafes takılacak… Devletin kalbi eski zamanların ünlü yazarı Ahmet Rasim’in İstanbul’da Aksaray’daki  cumbalı evine dönecek

Cumhuriyet bayramı için köşkte düzenlenen “eÅŸsizâ€? törene Amerikalı aktör Kevin Costner’de “eÅŸsizâ€? gelmiÅŸ. Demek o da “eÅŸsizâ€?  bir insan. Böylece yetkililer “protokolâ€? krizini önlediklerini söylüyorlar. Protokol krizi asıl  ÅŸimdi çıktı. Bunun nesi önlenmiÅŸ ki… Ciddi bir devletin görüntüsü demek olan protokolde bir kötü baÅŸka bir kötüyü örtüyor mu ?

Biz Türkler ilginç insanlarız, yaşadığımız zaman biriminde ve feminizmin dünyada zaferler kazandığı bir dönemde ortaya çıkardığımız “ eşsiz� iktidar, dünyaya örnek olabilir mi acaba ? Acaba dünya liderleri de bundan sonra hanımlarını eve kaparlar mı ? Kapıları, pencereleri örterler mi ?

Arjantin’de Devlet başkanlığı için bir aile karı-koca seçime girdi. Seçimi kazanan hanım şu sırada başkanlık koltuğunda oturan eşini sokağa atarak yerine oturacak. Yeni Başkan’ın Arjantin’de devlet başkanı olarak o ülkenin tarihinde unutulmaz bir isim bırakan Bayan Peron’un ekolünde olduğu söyleniyor.  

Pakistan’da bayan Bhutto da başı örtülü bir müslüman. EÅŸarpı ara sıra kayıyor, düzeltiyor. O da bir İslam devletinin iktidar koltuÄŸuına aday… Yerine geçince “protokolâ€? krizi olmasın diye ortaya çıkmayacak mı ?

Efendi biraderler !… bu iÅŸi iyice sulandırdınız… Ne “devlet” ten vaz geçiyorlar ne başörtüsünden. Başörtüsü ile devlet protokolü yapılamayacaksa o devletin başına oturmaya neden heveslendiniz ki ? Madem oturdunuz, hayırlı olsun.  Bırakın ÅŸu “başörtüsü  konusununâ€? yakasını… Bunu kim icat ediyorsa ve bu netâmeli konuyu kim “siyasi takanakâ€?  yapıyorsa artık vaz geçsin… Kim ne isterse söylesin, ne isterse yapsın…nasıl isterse yapsın, Alın başörtülü hanımlarınızı yanınıza, oturun gül gibi kırmızı kadifeli koltuklara, Dünyaya ÅŸan olsun… Karanlık görünümlü erkekler iktidarına renk ve neş’e gelsin.

Bu gül’ün dikenleri fazla can yaktı. Destur… Bu konu kabak tadı verdi… Baygınlıklara neden oluyor. Nefes darlığı yapıyor.  

Generaller’in SavaÅŸ AÅŸkı

5fcbfab80e.jpg200px-goltz-portrait.jpg

       Clausewitz         Goltz Paşa  

 

Kanalda bir emekli general ünlü televizyoncu Uğur Dündar’a Alman savaş filozofu Clausewitz’in “savaş politikanın devamıdır� düşüncesini aşıladı. Uğur Dündar mest oldu. Cümleyi tekrarladı durdu, ben sonuna yetiştim. Aralarında geçen konuşmanın baş tarafını kaçırdım ama emekli generalin bakışlarından, Uğur Dündar’ın hayran tavırlarından işin öncesini az çok fark edebildim.

 

1780-1831 yılları arasında yaÅŸamış Alman generali ve savaÅŸ filozofu Carl Von Clausewitz ‘in bu ünlü cümlesi dünyanın tüm askeri okullarında okutulan “Vom Kriege: SavaÅŸ üzerineâ€? isimli eserinde yer alır. Bu eser Alman Prusya savaÅŸ geleneÄŸinin ana yasasıdır. Bu anayasanın temel direÄŸi olan “savaÅŸ politikanın devamıdırâ€? cümlesi Lenin’den Hitler’e, Stalin’den Mao’ya, Oturan Öküz’den, General Koster’e  kadar yeryüzünde tüm savaÅŸan liderlerin kalplerine altın harflerle yazılmış, ruhlarına ibriÅŸimle sarılmış, kafalarına demir kazıkla çakılmış, beyinlerine çelik halatla baÄŸlanmıştır…

 

Politikacıların peÅŸinden koÅŸtuÄŸu tüm 19 yüzyıl generallerine ilham veren bu eserde Clausewitz’in, filozof Hegel’den etkilendiÄŸi söylenir. İlk defa 13 yaşında savaÅŸa katılmış, ulaşılmaz şöhretini Napolyon zamanı Fransa ile yapılan savaÅŸlarda kazanmış, 38 yaşında tümgeneral olmuş Clausewitz için savaÅŸ “tıkanmış bir politikanın kaçınılmaz sonucudur.”  

Clausewitz’in savaÅŸ ilkeleri içinde en önemli olanı “Topyekün savaÅŸ” teorisidir. General diyor ki: “sadece ordular deÄŸil, sivil halklar da savaÅŸmalıdır. Bir savaÅŸta sivillerin ve devleti yöneten siyasilerin hayatta kalma ÅŸansları askerlerden fazla deÄŸildir. Belki daha fazla risk altındadırlar” Böylece Clausewtz’in  savaÅŸ tarzında o zaman kadar sadece askerlerden beklenen gayret, teorik olarak sivil halka da yönelmiÅŸ ve büyük insan kitleleri kendilerini ateÅŸ ve kan dolu bir gayya kuyusunun  için de bulmuÅŸlardır. Bu olayın  en ileri örneÄŸi Birinci ve İkinci dünya savaÅŸlarıdır.  

Clausewitz’in yakın zamanda en ileri çırağı, Almanya’yı ölümcül bir savaşa sürüklemiş olan Adolf Hitler’dir. Clausewitz’in  ölümünden yüz yıl sonra dünyaya gelen Hitlerin savaş sırasında generalleri ile tartışırken “ Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek hiçbir şeyim yok…� dediği anlatılır.

 

Clausewitz’in geliştirdiği Alman Prusya Savaş ekolünü, ülkemizde temsil etmiş olan kişi, Osmanlı Harbiye mektebinde birkaç nesil öğrenci yetiştirmiş olan ünlü general Von der Goltz’dur. Genç öğrencileri ona o zaman Goltz Paşa demişler. Doğuya geldikten sonra sevimli bir ihtiyar pozuna bürünen bu kaskatı Prusya generalinin, en ünlü cümlesi şudur: “savaş nimettir�

 

Goltz PaÅŸa’ya göre “savaÅŸ insanlığa alabildiÄŸine geniÅŸ teknik ve bilim kapıları açan, ulusların yeteneklerini harekete geçiren ve onlara parlak gelecekler vaad eden, dünyanın henüz dokunulmamış enerji kaynaklarını gün ışığına çıkaran “bir çeÅŸit silahlı politikadan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Goltz PaÅŸa bu alanda mensup olduÄŸu ekolün kurucusu “Clausewitz”i de aÅŸmış açıkça savaÅŸ savunucusu olmuÅŸtur. PaÅŸa savaÅŸa aşıktır. İnsanlığın savaÅŸla düzeleceÄŸine inanmıştır. İnsanlar eÄŸer durmaksızın birbirlerini yerlerse seçilerek doÄŸacak çocuklar daha akıllı ve daha yetenekli olurlar, demeye getiriyor. Kimbilir belki de haklıdır… 

 

Clausewitz’in adı onbir eylül terörist saldırısından sonra ABD’de duyulmuÅŸtu. Afgan ve daha sonra Irak savaşına hazırlanan Pentagon generallerinin hangi etki alanı altında olduÄŸunu inceleyen Amerikan savaÅŸ yazarları, onların “Clausewitz ekolünün devamıâ€? olduklarını dile getirmiÅŸlerdi. Olaylar bu görüşleri doÄŸruladı, Amerikalılar, Afganistan’da Taliban’la Orta Asya’nın doÄŸal gazı  ve Irak’ta Saddam’la  petrol kuyuları  konusunda anlaÅŸmaya varamayınca göstermelik  bahanelerle üzerlerine saldırdılar. Masa konuÅŸmaları bitmiÅŸ, sıra silaha gelmiÅŸti. Afganistan’da bir günde kullandıkları bombalara o ülkenin açlarını bir yıl doyuracak kadar para harcadılar. Tüm ülkeyi mayınladılar.

 

Savaş politikanın devamıdır. Laf bitince silah konuşur…diyerek iki yüz yıldır şu güzelim dünyayı cadı kazanına çeviren  Prusya generalleri ve yetiştirdiği silahlı neslin “savaşın nimetlerine “ rağmen Osmanlı toprağını savunamadığı Goltz Paşa, şu sonucu görselerdi acaba ne derlerdi ?

 

Bence Clausewitz‘in “savaÅŸ” ekolü artık iflas etmelidir.  Artık hiç bir politika savaÅŸla sona ermemelidir. Hiçbir savaÅŸ politikanın devamı olmamalıdır. Ülkeleri için ölmesini bilen deÄŸil, yaÅŸamasını bilen insanlara sıra gelmelidir. Hiçbir zaman Silah söz’ün yerini almamalıdır. İnsanoÄŸlu savaÅŸa lâyik deÄŸildir.

 

Eskiler “Hazır ol cenge ister isen sulh ü sâlâh” demiÅŸler. Bu cümleyi ÅŸimdi şöyle söylemelidir: “Hazır ol bilim ve teknolojiye ister isen sulh ü sâlâh”.

Cumhuriyet Ulusun Hakkıdır

pst.jpg 

(ArÅŸiv’den)                                     

                Yakın zaman Türk siyasal yaÅŸamının Osmanlıdan Cumhuriyete geçiÅŸi bu yıl 79. yılını kutluyor…Gelecek sene seksen olacak…Ortaasya çıkışlı Türk Ulusu 80 yıldır Cumhuriyet adını taşıyan bir yönetim biçimi altında… Aslında bu ÅŸekil bir Batı geleneÄŸidir….DoÄŸu toplumlarında insanlar güvendikleri bir ÅŸefin ve sülbünün etrafında toplanarak o ne derse onu yaparlar…Cumhuriyet ise yaÅŸamla ilgili siyasal kararların tüm ulusun birleÅŸmesiyle verildiÄŸi bir  yönetim biçimidir. Bu Yönetimde bir de parlemento var…Yani ulusun seçtiÄŸi temsilciler bir yerde toplanıp konuÅŸacak…. Bu da Kuzeyli Viking’lerin icadıdır… Eskiden dünyada kral ve soylulardan oluÅŸan diyet meclisleri vardı…Orta Asya’da hükümdar ve kurultaylar… Cumhuriyetler, Kralların ve İmparatorların karar ve yaptırım gücü azalarak, halkların gücü öne geçtiÄŸinde kuruldu… Bu bir siyasal rüşt ispatıdır… Önce Tanrı-Kral, sonra Kral, sonra da Halk ve meclisi… ÅŸimdi o noktadayız…Yani geliÅŸen ve siyasal kudretini ispat eden “halkınâ€? fiilen yönetime el koyması… Bu sosyolojik tarihsel geliÅŸme, kolay olmamıştır.En ileri örnek 1789 Fransız Devrimi… Fransızlar, özellikle Marsilya’ dan gelen bir kısım öfkeli insanlar, Paris’te krallarını devirip hep birlikte tahta kendileri oturdular… Yaptıkları iÅŸe de “Cumhuriyetâ€? adını koydular… Pek çok da adam öldürdüler… İhtilalin babalarından Saint Juste, Halk meclisinde ağır bir direniÅŸle karşı karşıya kalınca :“ondört yüzyılın pisliÄŸini, baÅŸka türlü temizleyemem, babamı bile giyotine gönderirim…â€? dedi. 1789 Fransız devrimcileri, halk iradesine akıl erdiremeyenleri, her sabah saman arabalarıyla giyotine gönderirlerdi. Günde 2000 kiÅŸinin kafasını kestiler…Madam Tussault kesik kafaları mumyalayıp Londra’da müze kurdu. 

                                         *                  *                  *

                  Cumhuriyet halk egemenliÄŸidir. Halkın kendi kendine sahip çıkışıdır. Bunun teknik yaptırım aracı da “demokrasiâ€?dir. Åžimdilerde ekonomisi de geliÅŸerek çeÅŸitli aÅŸamalardan sonra “serbest ticaretâ€? oldu. Ancak“demokrasiler ve Cumhuriyetler henüz serbest ticareti “eÅŸkiyalıktanâ€? kurtaramıyorlar…Belki bir gün ona da güçleri yetecektir… Halk iradesi kavramının geliÅŸmesi ülkemizde de kolay olmamıştır… İstanbul’da Bir buçuk asır önce  “Mizan:Teraziâ€?isimli bir gazete çıkaran Sultan Aziz devri aydınlarından “Mizancı Murat beyâ€? için Milli İrade ve parlemento sistemi “ümmül habaisâ€? tir…Yani “kötülükler anasıâ€? Murat bey için bir ülkeye yapılacak en büyük fenalık, o ülkeyi halkın iradesine, idaresine bırakmaktır…O çaÄŸda halk pek “aÅŸÅŸağılıkâ€? görüldüğü için, sadece Murat bey deÄŸil, devrin tüm aydınları “devlet, sokaklarda koÅŸuÅŸan serserilere teslim edilir mi ?…â€? düşüncesindedir. Devleti asiller, soylular, zenginler ve hocalar yönetecek…Halk onlara uyacak… ulusal kaderin  ÅŸu muhteÅŸem cilvesine bakınız ki, o tarihten yaklaşık altmış yıl sonra Osmanlı yıkılmış, Ankara’da halk egemenliÄŸi ve Parlemento kurulmuÅŸ ve üzerine “Hakimiyet kayıtsız ÅŸartsız milletindirâ€? yazılmıştır.  Acaba Murat bey o yazıyı görseydi ne ÅŸekle girerdi ?…

Halkın bir gün devletini, soyluların elinden alacağına hiç de inanmamıştı Murat bey…Åžimdi de bazılarının “soysuzâ€?lardan kurtulamayacaklarını sandıkları gibi…    

                                          *                   *                *

                Seksen yıllık Cumhuriyetimiz , Asya’dan kalma “tek ÅŸef ve hanedan çevresinde “toplanma geleneÄŸinin kırılışıdır…Toplumun rüştünün ispatıdır…Bu gerçek, 29 ekim 1923’te akÅŸam saat 18.45’ te toplanan Büyük Millet Meclisinde okunan,Anayasa Komisyonu tutanağında şöyle dile getirilmiÅŸti : “Ulusumuzu esenliÄŸe ve mutluluÄŸa ulaÅŸtıran ve tam bağımsızlığa kavuÅŸturan ,Tanrının da beÄŸendiÄŸi, kutsal mücadelede, ulusal egemenlik temeli kesinlikle kabul edilmiÅŸ ve hep buna uyula gelmiÅŸtir. Bu usulün soylu ulusumuza ve ÅŸartsız ulusa ait olması ve idare usulünün ulusal kaderin ulusça yönetilmesi temeline dayalı bulunması Cumhuriyet demek olduÄŸundan kiÅŸisel saltanatı kesinlikle kovucu olan bu kelimenin kullanılması ve Türkiye Devletinin hükümet ÅŸeklinin cumhuriyet gibi olması  hakkındaki Anayasa maddesinin bir fıkra ile açıklanması hukuka ve iÅŸin gereÄŸine uygun görülmüştür.â€? Cumhuriyetin ilk iÅŸareti 21-22 haziran 1919’da Mustafa Kemal PaÅŸa tarafından Amasya tamiminde şöyle dile getirilmiÅŸti: “ Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır…â€? Ve PaÅŸa daha sonra Nutukta ÅŸunları söylemiÅŸti: “ hükümet milli egemenlik esasına dayalı halk hükümetidir. Cumhuriyettir.â€? Seksen yıl önce Ankara’da kurulan “Cumhuriyetâ€? ulusumuzun hakkıdır. Ve Cumhuriyet giderek geliÅŸmesinin doruklarına varmış her ulusun hakkıdır… Diktatörlük bunun tersi… Halkların kötü kaderi… Neye yarar ki, bir zamanlar Roma’yı yıkan tiranların kahrolası kuyrukları hâlâ yaÅŸlı dünyada varlık savaşı veriyorlar… Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun… Dünyadaki tüm tiranların tamamen silinip yok olacağı günleri beklerken övgülerimiz, ÅŸu Cumhuriyeti kuran Gazi Mustafa Kemal PaÅŸa ve çevresindeki erdemli vatandaÅŸlaradır. Örnek insanlar.  (ArÅŸiv)

Rezaletin Kredi Kartı

kart.jpg                                                  

-Kredi kartı ne işe yarar, Gaaak ?

-Para harcamaya…

-Nasıl yani, para yerine mi geçiyor ?
-Evet, Gaaak.

-Senin var mı ?

-Rezalet yine beni kızdırma, kargaların kredi kartı olmaz…

-Nasıl olmaz ?… Ben biliyorum… Bazı kargaların var… Gaak.Gurk. (kızma sesi)

-Kargalar leş yerken hesabı kartla mı ödüyor ?

-Senin bu gün keyfin yok, Kredi kartının ne işe yaradığını söyle, Gaaak.

-Rezalet susar mısın ?

-Söyle ne işe yarar kredi kartı ? gaaak.gurk.

-Tuvalet kağıdı yerine kullanmaya.

-Senin adını Fazilet koymuÅŸlar ama Hocayı mahkemelerde süründüreceksin , kapa gaganı da adamın başını derde sokma… Gaaak. Guk.

-Ben söylemiyorum ki, o kendi yazıyor… Nereden çıktı şimdi bu muhabbet ?

-Bir bankanın kart müdürü, kart  bir bankacı hanım “Tüketicinin kartlarla duygusal bağı yok, biz küllenmiş bir aşkı dirilteceğiz…� demiş. Gaaak. Gurk. Tısss. (meraklanma sesi) Tüketici kartla nasıl aşk yapar? Anlayamadım, çocuğu kim doğuracak ?  tüketici mi ? kart mı ? kart’lar çocuk doğuramaz herhalde tüketici doğuracak…Gaaak. Guuuk Guruk. Pıssss. (Karga gülüşü)

- Allah seni kahretsin, sen süründüreceksin adamı ? Şu ülkede cebinde kredi kartı olmayan mı var ? Yakında hem senin, hem benim, allı pullu, sırmalı yaldızlı, yasemin kokulu, mor sümbüllü, yalayınca köpürecek, ısırınca bal kaymak saçacak kredi kartlarımız olacak, Gaaak. Kargalarınki alışıp sevdikleri çöplük kokusu yayacak… Bitmedi, kedilerin, köpeklerin, atların, eşeklerin, tospağaların, kurbağaların, kurtların, çakalların, sırtlanların, ayıların, ceylanların, geyiklerin, kunduzların, farelerin, sıçanların, yılanların, çiyanların, koyunların, keçilerin, cinlerin, perilerin, şeytanların, iblislerin, Hamam böceklerinin…

-Dur dur dur duuuuur, gaaak, gruk. Pıssss. Aman yeter… Vazgeçtim başka şeyler konuşalım…Gaaarg, Kark. Gurk Ihı…Ihı… (ağlama sesi)  

- Ağlama Rezalet, sana bir kredi kartı bulurum …

-Bulma, istemeeeem.istemeee… Gaaaark. Gurk.Guruk.

- Senin Hocan da baştan öyle diyordu… Gaaak. Guk. Emekli olmadan önce maaşını aldığı “İş Bankası Harbiye Şubesinden� ilk kredi kartını eline tutuşturduklarında “istemeeem İstemeeem� diye feryad etti. sonra uzun uzun elindeki karta baktı, evirdi, çevirdi, düşüncelere daldı. Halife Ömer’ in İran fethinden dönen ganimet yüklü develeri görünce “işte bütün fitne bu develerin yüklerinde gizli� dediği gibi o da bankanın orta yerinde “Bu kart fitne yüklü…� diye bar bar bağırdı. Neye yarar ki kurulan tuzağın üstesinden gelemedi. Paçasından yakalandı, sonraki yıllarda karta para yükledikleri kadar fitne de yüklediklerini bile bile kurtaramadı kendisini…Gaaak. Guuuk. Gurk. Ihı Ihı…

-Ne diyorsun Fazilet, iş o kadar kötü mü… ? Gaaak.

-Daha da kötü…

-Sana kart teklif eden oldu mu ?  

-Özel hayatıma karışma.

-Sana da, özel hayatına da, kartına da, bankana da, yıkıl git karşımdan başka dala kon…

-Rezalet, kafamı kızdırma sana zorla kredi kartı satarım…? Gaaark.

-Nasıl yaparsın…?

-Sana asılan o penguen var ya, onun İskandinav bankalarından sayısız kredi kartı var, söylerim, birini sana zorla sokuşturur… O zaman anlarsın kredi kartı ile tuvalet kağıdının farkını…Gak.


Son Yorumlar