Kasım, 2007 için Arşiv

İyilerle kötüler dünyası

arabi-pacha-1905.jpg  

Arabî Paşa  

                       

Batı, Filistinli’leri iyi Filistinli ve kötü Filistinli olarak ayırdı. İyiler “el Fetih� kötüler “Hamas� İyiler Batı Şeria’da, kötüler Gazze’de. Şimdi sıra kötüleri iyilere ezdirmeye gelecek.

Amerikalı’lar bunu daha önce Kore’de yapmışlardı. Pasifik Okyanusundaki Kore yarımadasını  Güney Kore, Kuzey Kore olarak ayırdılar. O zamanın modasına uyarak  Kuzeye Komünist, Güneye Hür Dünya dediler ve sonra her iki tarafı birbirine kırdırdılar. Dünyanın tüm ülkeleri de bu yalanı yuttu. Dünya henüz o sırada “Hür Dünya� değiminin “Dünyayı soyma hürriyeti� anlamına geldiğini bilmiyordu. Herkes bayıla bayıla Kore’ye asker gönderdi, Türkiye dahil…

Amerikalı’lar daha sonra aynı şeyi Vietnam’da denediler tutmadı. Dünya artık uyanmıştı…Bu defa tutacağını sanıyorum zira Dünya çeşitli nedenlerle yeniden karanlığa gömüldü. Amerikalı ilk defa Somali saldırısında, daha sonra Afganistan ve Irak’ta basını engellemekle bu sonuca ulaştı, şimdi yarım yüzyıllık  Kore siyasetini yeniden gündeme sokacak.

Romalı’lardan kalma yaşlı “divida impera: parçala yönet� siyasetinin yakın zamanda Amerikalı mimarı, ellili yılların Amerikan Dış İşleri Bakanı olan John Foster Dullas’tır. Bir ölçüde ilkel fakat sonradan gelişen “Dullas� doktrini, şimdi İsrail’de nasıl başarılı olur ? göreceğiz.

Amerikalı’lar “parçala hükmet� siyasi terimini, kültürel kökenlerinin uzandığı  Anglo-Sakson yönetim biçiminden aldılar. Bu tarihsel olayın en çarpıcı örneği İngiltere’nin Mısır’ı işgalidir. İngilizler 1882’de Mısır’a girdiklerinde o tarihten 13 yıl önce açılmış olan Süveyş kanalı yüzünden zaten Fransızlar’la rekabete düşüp Mısır’ı ele geçirme planları yapmaya başlamışlardı. Bir Osmanlı toprağı olan ancak Batılı emperyalistlerin elinde bir kurtlar vadisine dönüşen Mısır’da 1878’de 1. Mısır Meşrutî Hükümeti kurulduğunda maliye bakanı bir İngiliz, bayındırlık bakanı bir Fransız’dı. Bu süreç içinde Mısır’da milliyetçi Arabî Paşa direnişi görüldü. İngilizler 1882’den sonra bu direnişi kan ve ateşle yok ettiler. Arabî Paşa ve milliyetçileri tarihten silindiler.

İngilizler fiilî  İşgalden sonra Mısırlı’ları “iyi Mısırlı’larâ€? ve “kötü Mısırlı’larâ€? olarak ayırdılar, aynen ÅŸimdi Amerikalı’ların Filistinde yaptıkları gibi… İyi Mısırlı’lar iÅŸgalci İngiltere’ye baÄŸlıydı, kötü Mısırlı’lar ise isyancı, terörist  Sonra iÅŸgalin gerekçesini “kötü Mısırlı”lar üzerinde yoÄŸunlaÅŸtırdılar ve bunları, kendilerine baÄŸlı “iyilereâ€? kırdırmaya baÅŸladılar.

Londra’nın Mısır’a atadığı ilk Genel vâli, yüzü gülmediği için “suratsız� lakabı ile tanınan Cromer Lordu Evelyn Baring daha sonra anılarında Mısırlı’lar için şunları yazdı:

“Enerji ve giriÅŸim yoksunu “safâ€? kiÅŸilerdir. Her zaman “sadakatla yaltaklanmaya hazırâ€? entrika ve kurnazlığa yetenekli, hayvanlara karşı acımasız insanlardır. DoÄŸu’lu ne doÄŸru dürüst yolda, ne de kaldırımda yürümesini bilir. Dağınık kafası, yolların ve kaldırımların yürümek için yapıldığını fark eden Avrupalı zekâsının yanına dahi eriÅŸemez. DoÄŸulu’lar saÄŸlam yalancıdır. Hareketsiz ve şüphecidirler. Tek kelime ile Anglo-Sakson ırkının açıklığına, doÄŸruluÄŸuna ve asâletine ters düşerler”

Mısır’ı “demir elleri ileâ€? 25 yıl yöneten Kromer Lordu bunları yaÅŸlılığında yazdığı “Modern Mısırâ€? kitabında dile getirmiÅŸti. İngiliz Vâlisi tam anlamı ile görmek istediÄŸi ve İngiltere’nin iÅŸgalini haklı gösterecek bir Mısırlı tanımı yapmıştır. Aynen ÅŸimdi Amerikalı’ ların çizdiÄŸi “Hamasâ€? yanlısı Filistinli gibi…  Daha önce çizilen “Kuzey Koreli “ ve “Kuzey Vietnamlıâ€? portrelerindeki genel çizgilerle…

Lord Cromer’den önce Mısır‘da ahlâki ve siyasi mücadele veren Arabî PaÅŸa ve arkadaÅŸları acaba Lord’un “yaltaklanmaya hazır” dediÄŸi cinsten insanlar mıydı ? Elbette hayır, İngiliz geldi, o dürüst insanları  ortadan kaldırdı, geriye İngiltere‘ye ve iÅŸgale uygun köpek suratlı “yalakalar” kaldı.

İşte o “yalakaları” tarif ediyor Cromer. Bunu siyasi yatırım gereÄŸi bilerek mi yapıyor ? yoksa kendi medeniyetini yüceltme iç güdüsüyle bilmeden mi ?  iÅŸte onu kimse bilmiyor . Her ikisi de ağır  ceza gerektiren açık seçik insanlık suçudur. Adamların hem memleketlerini ellerinden al hem de onları türlü hakaret ve iftiralarla  yerin dibine batır.

Dünyayı iyi ve kötüler diye ayırıp böylesine bozmak için kimden  yetki aldıklarını bir gün insanlar, bunlara sorarlar…

Gündemde ölüm var

birlesmis_milletler_bm000000.jpg                                                         

TV’de spiker’in anlattığına göre Toplantıya elli ülke katılmış ancak toplantının  ana gündem maddesi belli deÄŸilmiÅŸ. Destur…Tahminler yürütülüyor.

Adının “anapolis� oluşundan başka bu toplantıda ne konuşulduğu ?  Kimlerin ne dediği ? Ne demek istediği ? Ne demek istemediği ? Tarafların ne çeşit temalar taşıdıkları ?  Hangi yöne doğru koştukları ? Kime hizmet ettikleri bilinmiyor…

Tavanlara bakarak, koridorlarda katı adımlarla yürüyerek, ciddi tavırlarla koca koca dosyalar taşıyarak, birbirlerine kuşkulu nazarlar sallayarak toplanıyorlar.

Bunlar toplanıp konuşadursun başkaları da başka yerlerde toplanıyor, tüfekleniyor, silahlanıyorlar, parsayı toplayanlar da onlar oluyor. Cephelerde ise insanlar ölüyor, ocaklar dağılıyor, hayatlar sönüyor, şehirler yıkılıyor,medeniyetler çöküyor…

Küresel ısınma gibi, depremsel felaket gibi, su baskını, yangın gibi, artık uluslar arası ilişkiler de doğal afetler arasında … Ortadoğu tam bir “gayya kuyusuna� dönmüş, kimin kime saldırdığı anlaşılmıyor.  Kim kimle barışık, kim kimle sırnaşık, kim kimle çatışık, kim kimle yılışık, kimin kimle davası var belli değil. Koca  toplantıların gündemi yok. Lüks salonda geyik muhabbeti

Bir gündem var: Ölüm. Gündemde ölüm var… Siyasetin adı ölüm. Kan ve ateş. Diplomat masalarında kan ve ateş konuşuluyor…Diplomatlar seferber olmuş yeryüzüne kan ve ateş saçanları gizlemeye çalışıyorlar…  Bizim “baş müzakereci� de engin siyasal deneyimi ile aralarında volta atıyor.

Gelecek yüzyıllar acaba bu günleri nasıl değerlendirecek… Ne diyecekler  bize ? Hem birbirlerini yediler, hem üzerinde oturdukları gezegeni çökerttiler mi diyecek ? Havayı kirletenleri yola getirmek üzere imzalanan Kyoto andlaşmasına, misket bombasının engellenmesine karşı çıkan  Amerikalı imza koymadı. Türkiye’nin de imza koymadığını daha yeni öğrendim. Bizi yönetenler bize hiçbir şey söylememek için and içmişler, bazen aralarından biri ağzından yanlışlıkla bir sır kaçırıyor. Bu açıklamayı yapan Çevre bakanına acaba Tayyip bey telefon etti mi ?

“Her şey çok güzel, her şey çok iyi, içerde çok olumlu şeyler konuştuk, sizin için en iyi şeyleri düşünüyoruz� diyorlar sonra bir gün ülkeler dağılıyor, halklar birbirine giriyor, devletlerin alanları, daralıyor, güçleri tükeniyor, sınırları karışıyor…Bizim için “çok iyi� şeyler düşündüğünüzden eminiz ama “nasıl düşünüyor ve neler yapıyorsunuz ?� Onu merak ediyoruz.  

Brüksel’deki sokak gösterilerinde orta yaşlı bir adam televizyonda kameralara gözünü dikerek gömleğinin düğmelerini açtı, alttan görünen fanilasında “Bizi geri zekâlılar yönetiyor� (Nous sommes gouverné par des embeciles) sözcükleri okunuyordu. O ülkenin yöneticileri de bundan bir süre evvel hangi toplantıdan çıkarlarsa, kapı önünde biriken gazetecilere “işler çok iyi…her şey tastamam� derlerdi. Şimdi orada Valonlar’la Flamanlar Belçika’yı güle oynaya parçalara ayırıyorlar…

Bilmediğimiz toplantılarda acaba “parçalanma� kararları alıp dışarı çıkınca “iyiyiz� mi diyorlar… ? vaktiyle “Sizin için iyi yapıyoruz� diyenlerin arasında Hitler, Musolini, Stalin de vardı. Her üçü de ülkelerini yıkıma götüren liderler olarak tarihe geçtiler. Halklar kafalarında kaynayan kazanları, içine düştüklerinde fark ediyorlar. Rabbim muhafaza buyursun

Zehirli Mantar salatası

gale_mar.jpg                                                

–N’oldu sana gene ?

–Hiç…

–Konuş pis karga, neyin var…?

–Hiç dedik ya, gaaaaak.

–Senin kara kafanda birşeyler dolaşıyor…Guuk Tısss.

–Nerden  anladın ? 

–Ben anlarım…Gaaak

–Dinle öyleyse Hoca’nın başı dertte…

–Neden ? 

–Hakikat hanıma üzülüyor, kadın Fransa’daki evini tarlasını satıp burada bahçe içinde üç katlı villa aldı, on parası kalmadı, geçen hafta komşular odun kömür vermişler, yazı dersine gelen bir öğrencisi elektrik faturasını ödemiş, bekliyor birisi gelsin de ekmek alsın gaaak. 

Geçen hafta Hocanın arabası ile Akçay vadisine su doldurmaya giderken dağda arabadan inip  kocayemiş toplamış, Hoca demiş ki:  –Ağaçlardan mantar topla, salata yapar yersin… Gaaak, Hakikat hanım kuşkulanmış. Geçen yaz Kerpe’de Hoca ona denizi işaret edip –Şu karşıkı kayalıklara kadar yüzsene… dediğinde de kuşkulanmıştı…  Gaaak. Guk.

–Yine rezilliğe başladın… neden kuşkulansın, Hakikat hanım Hoca’dan ? …

–Sen Fazilet kargasın bilemezsin, Hoca Hakikati denizde yüzmeye kandıramayınca, zehirli mantar yedirmek istemiş olamaz mı ? Gaaak. Guk Takırrrr.

–Sus Allah cezanı versin, alçak karga, pis karga, kapa gaganı duyan olur…tıssss

Fazilet daha fazla dayanamayıp yanımdan uçtu gitti… Ben zehirli mantar hikayesini Fazilete takılmak için, uydurmuştum ama ben de soğuk soğuk terledim.  Ciddiye alır, gider başka kargalara anlatır, al başına belayı gark,gurk,  Allahtan Hoca bizim Faziletle fısır fısır konuşmalarımızı duymadı, duysaydı ne yapardı kimbilir ? gaaak.

Geçen hafta Hoca trene binip İstanbul’a gitti.Gaak. Guk. Biz de yanında… Tren bir İstasyonda durdu. Hoca camdan bakıyor, Fazilet dedi ki :

–Hocanın  nereye baktığını görüyor musun…? Sen de bak bakalım ne göreceksin ?

Hoca Köseköy istasyonunda vagonlara yük kasası yükleyen vinc’e doğru bakıyordu gaaak, guuuk, ben de baktım, biraz dikkat edince vincin çalışmadığını, havada hareketsiz durduğunu, kasanın da vincin ucunda havada asılı kalmış olduğunu  fark ettim… Hiç bir şey anlamadım, Fazilet’in yüzüne baktım…Fazilet in gözleri dalmıştı, başını çevirmedi.  

–Fazilet söylesene, yükü neden indirmemişler…? Neden böyle havada duruyor ? Gaaask. Guuuk. Fazilet cevap vermedi, onun yerine gizlice bizi dinleyen Hoca konuştu:

–Yükü  indirirken mesaî bitmiştir.

Yenikapı Mevlevihânesi

                                          

(ArÅŸivden/1993)

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî’nin vefatından sonra O’nun yolundan gidenler, topluluklarının devamı ve ortaya atılan yüksek insanlık ideallerinin yaÅŸaması için, za­manın icaplarına uyarak “Mevlevî Tekkeleri” kurdular. Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu ve Osmanlı’ların ilk yıllarında tesis edilerek yeni devletin yayıldığı topraklarda onunla birlikte geliÅŸen bu tekkeler, devletin temelinde yer alan inanç ve kültür birliÄŸinin taşıyıcısı ve koruyucusu görevini üstlenmiÅŸlerdi.

İstanbul’da ilk Mevlevihâneler Pir’in vefatından yaklaşık iki asır sonra kuruldu. Osmanlı baÅŸkentinde yer alan beÅŸ mevlevihâneden biri olan Yenikapı Mevlevi­hânesi, 1597 yılı Receb ayında açıldı. Bu dergâhın bânisi, yeniçeri katibi, Malkoç adı ile tanınan Mehmed Efendi’dir. Malkoç Mehmed Efendi, dergâhı kendi baÄŸ ve bahçesini vakfederek ÅŸeyhi ve murÅŸidi Kemalî Ahmed Dede adına kurmuÅŸtu…

Dergâhın açılış merasimi sırasında kürsüye çıkarak vaaz veren ve Mesnevî oku­tan deÄŸerli Mevlevî büyüğü Kemali Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevihânesi’nin ilk ÅŸeyhidir.Yenikapı Mcvlevihânesi kurulduÄŸundan itibaren Türkiye’de dergâhların bir in­kilap kanunu ile kapatıldığı 1925 yılına kadar 328 yıI yaÅŸadı. Bu müddet içinde Kemalî Ahmed Dede’den, 1935′de vefat eden son ÅŸeyh Abdulbâki Dede Efen­di’ye kadar 20 ÅŸeyh, Dergâh’da postniÅŸin oldu.

Yenikapı Mevlevihânesi İstanbul kara surlarının dışında, Merkezefendi Cami ve mezarlığının  yanındadır.

Tarihinde birkaç defa yanan ve yıkılan Mevlevihâne’nin son tamiri Sultan Re­şad devrinde yapılmış ve bugün ortada görülen bina o tarihte meydana getiril­miÅŸtir.

Mevlevihâne üç ana bölümden oluşuyordu: Semâhâne, Dedegân Hücreleri ve Matbah, Harem Dairesi.

Harem dairesi daha önce yanmıştı, ahşap Semâhâne 1961 yılında yandı, kâgir Dedegân hücreleri ve Matbah henüz yerinde duruyor. 1961 yılındaki yangında sonra vaktiyle Semâhâne çatısı altında bulunan türbeler ufak bir düzenleme ile Dergâhm mezarığına dahil edildi. Semâhânenin bulunduğu yer şimdi boş arsadır. Yanda gorülen kümbetli yapı Nâfiz Paşa kütüphanesidir.

Yenikapı Mevlevihânesi’nin tarihinde, klasik Türk musikisi’nin iki büyük dehâsı: Buhurîzâde Mustafa Itrî ve Hammamîzâde ismail Dede yetiÅŸmiÅŸtir.

1712′de vefat eden Itri, Dergâhın dördüncü Åžeyhi Câmî Ahmed Dede’nin derviÅŸidir. 1799′da Dede’lik ünvanına kavuÅŸan ismail Dede’nin mürÅŸidi ise Mevlevihâne’nin ünlü Åžeyhlerinden Ali Nutkî Dede’dir.

Yenikapi Mevlevihânesi’nin en parlak çağı XVII. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyıl başıdır. Bu sırada Dergâh’ta Kütahyalı Seyyid Ebubekir Dede ve sırası ile üç  oÄŸlu, Ali Nutkî Dede, Nâsir Abdulbâki Dede ve Künhî Abdurrahim Dede post makamında  bulunmuÅŸlardı. Ali Nutki Dede, Mevlevî kültürünün yetiÅŸtirdiÄŸi en deÄŸerli insan, Galata Åžeyhi ince ve zarif divan efendisi, hassas ruhlu ÅŸair, Åžeyh Galib’in rehberi ve mürÅŸidi­dir. Galib, çilesini Yenikapı Mevlevihânesi’nde çıkarmıştı.

Yenikapi Mevlevî tekkesinin yakın tarihinde iki büyük sima göze çarpıyor Dergâhm postunda 57 yıl oturarak kendisine en uzun hizmet devresi nasip olan Åžeyh Osman Selahaddin Dede ve ayni vazifeyi 20 yıI verine getiren Åžeyh Celal  Efendi…

Osman Selahaddin Dede dönemi siyasi olaylarla doludur. lmparatorluÄŸun büyük gailelerle uÄŸraÅŸtıği bir zamana rastlayan bu dönemde, Ye­nikapi Mevlevihânesi ve post makamı, o sırada ortalığı kasıp kavuran siyasi çal­kantılardan kurtulamamışur. Åžeyh Celal Efendi’nin zamanı ise Yenikapi Mevlevihânesi’nin yeniden canlanıp bir ilim, irfan ve musiki çaÄŸlayanı ile coÅŸtuÄŸu donemdir.

Kendisi de deÄŸerli bir musikiÅŸinas olan Åžeyh Celal Efendi’nin Yenikapı postunda oturduÄŸu yıllar, bu Dergâhın eski parlak çaÄŸlarını hatırlatacak kadar deÄŸerlidir. Nitekim o sırada Åžeyhin müridleri arasmda hulunan Rauf Yekta Bey, sonraki yıl­larda ünlü bir müzikolog olacak ve yaÅŸadığı döneme imzasını atacaktır.

XIV. yüzyıldan itibaren tedrici bir gelişme gösteren, en büyük üretimini son üç yüz yıl içinde veren Mevlevî musikisi repertuvarının Batı notası ile tesbiti ve günümüze ulaşması, bu büyük insanın çalışmaları sayesinde mümkün olmuştur. Şeyh Celal Efendi olmasaydı Rauf Yekta Bey olmazdı. Rauf Yekta Bey olmasaydı, dünya etno-muzikoloji tarihinin belki de en değerli bir hazinesine, modem zamanlar sahip olamazdı.

Bir “Yenikapı” yetiÅŸtirmesi olan Rauf Yekta Bey, Zekaîzâde Ahmed ve Dr. Suphi Ezgi ile birlikte lstanbul Belediye Konservatuvarında teÅŸkil edilen bir ilmî hey’et aracılığı ile, 300 yıI içinde bestelenmiÅŸ olan ve sayıları 50′ ye varan bütün Mevlevî âyinlerini, 1932 yıllarının başında notaya aldı, tarihe bağışladı. Bu çalışma, o zamana kadar eski meÅŸk geleneÄŸi ile, usta-çırak arasmda kalan mu­azzam Mevlevî Musiki repertuvarının üzerinde yapılmış ilk, en ciddi ve ÅŸu ana kadar eÅŸine rastlanmamış bir ilmî  çalışma olarak kaldı.

Yenikapı Mevlevihânesi, Türkiye’de bütün tarikatlar ve tekkelerle birlikte 13 aralık 1925 tarihinde  bir inkilap kanunu ile kapatıldı ve tarihe gömüldü. Görevi ilga edilen Mevlevihâne’nin son Åžeyhi Abdulbaki Dede hayatını sürdü­rebilmek için çeÅŸitli eÄŸitim hizmetlerinde bulundu. 1935 yılında bu dünyadan göçtü.

Yenikapi Mevlevihânesi daha sonraki yıllarda çocuk yurdu oldu. çocuklar eski Dedegan hücrelerinde barınıyorlar, eski tekke mutfaÄŸmda piÅŸen yemekle besleniyorlardı. 1961 yılının Eylül ‘ünde bir gün, iki çocuk bir kuÅŸ tuttular. Uzun zamandan beri terkedilmiÅŸ Semâhânenin arka bahçesinde bir ateÅŸ yakarak kuÅŸu piÅŸirdiler. Yediler. Sonra ateÅŸi söndürmeyi unuttular. Gece ateÅŸ büyüdü, arka du­varı sardı. Yangm hızla çatıya yükseldi. Mevlevihâne bir anda ateÅŸ çemberi için­de kaldı… lki saat içinde yandı, kül oldu… Mevlevihâne daha önceleri de yanmış  fakat tamir edilmiÅŸti. Ancak son yangm­dan sonra onu yeniden diriltecek kimsesi yoktu.

Yenikapi Mevlevihânesi son §eyhi Abdülbâki Efendi, Gavsî ve Resûhî Baykara isimlerini taşıyan iki deÄŸerli oÄŸul bırakmıştı. Bunlardan ilki Gavsî Baykara, deÄŸerli bir müzisyendi. Rahmetli Neyzen Aka Gündüz Kut­bay’ ın hocası ve  bu satırların yazarının lstanbul Belediye Konservatuvarı İcra Hey’e­tinde, kudümde selefiydi. Resûhî Baykara lstanbul Belediyesi müfettiÅŸlerindendi. Her ikisi de merhum oldular.

Yenikapi Mevlevihânesi son Åžeyhinin iki oÄŸlu 1953 yılında Konya’da baÅŸlayan “Mevlânâ” ihtifallerinin kurucu kadrosu içinde yer almışlardı.Her ikisi de zaman zaman posta oturarak 350 yıllık aile geleneÄŸini devam ettir­diler. Bu ihtifalin ilk yıllarında ve henüz hayatta olan lmparatorluk donemi Mevlevi ailelerin her yıI Konya’da toplandıkları sırada, zarif halleri ve fevkalade yüksek kültürleri ile eski Mevlevî geleneÄŸinin yaÅŸadığını ispat ettiler.

Gavsî Baykara’nın vefatından sonra Resûhî Baykara, Konya İhtifalinin gidiÅŸatı konusunda kuÅŸkuya düştü. GeleneÄŸe fevkalade saygılı ve tâviz vermez tutumu sonucunda bu ihtifalle ilgisini kesti. Aldığı bir davet üzerine .Londra’ya giderek “Collect House” isimli bir kuruluÅŸta “semâzen” yetiÅŸtirdi.

Konya’da her yıI yapılmakta olan Mevlânâ ihtifallerinin kurucu kadrosunun ba­şında bulunan Sadeddin Heper de bir “Yenikapı” yetiÅŸtirmesiydi. Bu Mevlevihâne’nin son kudümzenbaşısı olan Zekaî Dede’nin oÄŸlu Zekaîzâde Ahmed Efen­di’nin oÄŸrencisiydi, kendisi de hocası ile birlikte mutrıbda kudüm çalmıştı. Aynı ihtifalde başından beri görev alan çilekeÅŸ dedelerden Halilezen Osman Dede ve merhum semâzenbaşı Ahmed Bican KasaboÄŸlu da Yenikapılıydılar. Türkiye’de ÅŸu anda görülen bütün semâzenlerin hocası Ahmed Bican Kasaboğ­lu’dur. O, son zamanda sema geleneÄŸinin yüzük  taşıydı.

Dergâhların sırlandığı 1925 yılından 30 yıl sonra Konya’da yeniden uyanan “Mevlevi” ocağına  iki ÅŸeyh, bir kudümzenbaşı, bir semâzenbaşı ve bir halilezen veren “Yenikapı Mevlevihânesiâ€?   varlığını böylece sürdürmüştü. (1993/ArÅŸivden)

Başkan Söz verdi

252394.jpg

Başkan Çakar        

                                               

Olmaz’ın psikopat olduğunu bilmem size söyledim mi ? aziz site izleyicileri. O huyu dolayısıyle inkâr ediyor, “olmaz öyle şey��? diyor, ama ben doktorlara sordum “ doğru��? dediler. Tımarhane bekçileri “bizde bunlardan çok var��? dediler.

Aslında ben Olmaz’ın deli olduğuna yürekten inanmışken yine de “acaba nasıl deli ? diye merak etmişimdir. Bilirsiniz deli’nin de çeşitleri var, az deli, uz deli, zır deli, zır zır deli, hınzır deli gibi… Bir tarihte “keşif paranoyası��? konusunda Cerrahpaşa’da Nöro psikoloji uzmanı dr. Süleyman Velioğlu ile konuşmuş çarpıcı veriler edinmiştim.

Doktorla muayenehanesinde karşılaştığımız sırada içerde kimse yoktu. Sayın Doktor “Paranoya nedir ? diye sordum. Doktor yine de “acaba içerde kimse var mı ?��? diye etrafına bakındı ve gözlerini üzerime dikerek: “aman kardeşim beni karıştırma, bunlar delilerin en tehlikeli olanlarıdır, bir şeye takıntı kurdular mı cinayet dahi işlerler. En korktuğum deli türü Paranoya’dir��? dedi. Sonra aramızda şu konuşma geçti:

–Dâhiler, diktatörler, ideoloji kuranlar, sanatçılar, müzisyenler, ressamlar, şairler, başkanlar, insanlığa önder olma sevdasına kapılanlar da onlardan çıkıyormuş.

–Doğrudur ama onlar kültürlü olanlar, bir de kültürsüz olanlar var…

–Onlar kimler ?

–Hiçbir eğitim görmemiş, bir baltaya sap olmamış, toplumda yeri yok, caretta kaplumbağası gibi dalgaların şiddetine kapılmış, yuvarlanarak, savrularak gidiyor…

Olmaz’la arkadaş olduğumdan beri düşünürken Dr. Süleyman bey’in otuz yıl önce söyledikleri aklıma geldi, birden uyandım.

–Hah… dedim işte bizim OImaz bu cinsten… Bu bir “paranoya vak’ası��? Olmaz “olmaz��? lafına takılmış. her şeye olmaz diyor, olurla olmazı karıştırıyor. Sanırım bu tavır ikimizin de yaşadığı şu güzelim ülkede genel bir eğilim. Zira bilirsiniz ki, Türkiye’de her “olmaz��?ın altında bir “olur��? her “olur��?un altında da bir “olmaz��? yatar… Her “olmaz��? ın yapısında bir “olur��? her “olur��?un kapısında bir “olmaz��? nöbet tutar. “olmaz��? ların en gizli köşelerinde her zaman bir “olur��? a rastlamak mümkündür. Bu yörede olurlarla olmazlar alt alta, üst üste birlikte hayat sürerler. Olurun “olmaz��?ı ile olmazın “olur��?u bir araya geldiğinde yaşam yürür gider. İnsanlar böyle alışmış…İşin tadı da burada, eğlencesi de…

Benim Olur’la anlaştığımın sebebi işte tam bu nokta, ikimiz bir bütünün parçasıyız. Birimiz madalyonun bir yüzü diğeri öbür yüzü… Sırt sırta, arka arkaya yapışmış gideriz.

Neyse… bu kadar izahat yeter, gelelim son günlerde başımıza gelenlere… Geçen gün bizi Üsküdar belediyesine çağırdılar. Başkan bana dedi ki : “sana yeni onardığımız evlerden birini vereceğiz, kültür evi yapacaksın. Olmaz lafa karıştı :

–Olmaz… Başkan şaşırdı, bana baktı:

–Bu da kim ?

Tanıştırdım: Olmaz… Başkan devam etti:

–Neden olmaz ? Olmaz anlattı:

–Şundan olmaz, o evin damı akarsa, bu adamın kiremit alacak parası yok…

–Onu da biz veririz dedi Başkan. Olmaz ilave etti…

–Nah… verirsiniz…  

İşin karışacağını anlayıp lafa girmek gereğini duydum.
–Sayın Başkanım dedim, sen bu Olmazın dediğine aldırma…o dediğini yap…İyi gelir.
–Görürüz dedi, Olmaz… Ben “olur��? derken o deli bozuk hâlâ “olmaz��? diye tepiniyordu. Hem olur, hem olmaz dedik, anlaştık. Başkanı selamlıyarak Belediye’den çıktık. İmam Osman’ın kahvesine çay içmeye gittik.


Son Yorumlar