Aralık, 2007 için Arşiv

İhtifâli Yenikapılı’lar kurdu

image02.jpg                                  

(Hazırladığımız bir Kitap’tan)                                   

İki yüz yıllık Fransız Devriminden beri dünyayı  etkisi altına alan maddeci ve dehriyyun rüzgarların sonucunda bir “lahûtî:divine: sprituel�sistemin sonsuza kadar ayakta kalması esasen beklenemezdi. Osmanlı gibi koca bir devletin temel taşlarından biri olan Mevlevîlik de böylece tarihe karıştı. Devletle birlikte doğmuştu. Onunla birlikte geçmişin anıları arasında kayboldu. Derin izler bırakarak…

Vaktiyle insanları bir araya getiren, onlara birlikte mutlu bir “manevî yaşam� önerisi sunan bu ışıklı yol, akıp giden zamanların içinde yerini başka ilgi alanlarına bırakmış ve bu bireysel farklılıkların ortasında dünya topluca değişmişti.

Mevlevîhâne’nin ilk yangınından sonra ağıt yakanlar, bu gerçeği biliyorlardı. Dergâhın bu yangından sonra beş yıl bakımsız kalmasını nedeni sadece siyasi çatışmalar,  savaşlar veya ekonomik sıkıntılar olabilir miydi ? Mutlaka ulaşamadığımız, göremediğimiz başka ciddi nedenler de vardı.

Tarihsel görevini tamamlayarak yok olan Osmanlı Sistemi ve Mevlevî tarikatinden sonra Türkiye’de laik bir Cumhuriyet kuruldu. “Türk laisizminin� politik kargaşaların ötesinde özel bir niteliği vardır. Dehriyyun karışımlı bu düzenin bir ayağı “Fransız devrimine� bir ayağı fersûde “Osmanlı devlet sisteminin� çöküşüne,  bir ayağı da yeni kurulan devletin “siyâsî yapısına� dayanır.

Ama bizce Türk laisizminin ana kaynakları Orta Asya’ya, Cengiz’in kıl çadırına kadar uzanır. Orta Asya steplerinde tarih boyunca birkaç dini, hakanlar eliyle, yönetim forsu, fetih ruhu, toplum örgütlenmesi veya baÅŸka  birkaç iÅŸte denemiÅŸ olan Türk halkı, ezelden laiktir, ancak bu yaÅŸlı ilkeyi yakın zamanda artı veya eksi siyâsi malzeme olarak kullanmayı baÅŸaranlar, bu gerçeÄŸi hebâ etmiÅŸlerdir.

Bu büyük titreşmenin ortasında, dalları kuruyan ama kökü hâla dipdiri canlı duran Mevlevîlik, kendine bir nefeslenme yolu arayacaktı. Derin izlerden süzülerek yeni bir kalıba dökülecekti.

Mevlevîlik artık eskisi gibi bir tarikat olmayacak, Bir kenarından herhangi bir devlet düzenine  veya protokolüne tutunmayacak, sislenen inanç ve itikat sistemlerine dayanmayacak, yeni dünyada ancak bir “kültürel karakter� kazanacaktı. Bir “teklif� olacaktı.  Evrensel ve yekdiğerine rakip kültürel tekliflerin arasında sadece bir “teklif�.  Bu O’nun için tek kurtuluş ümidiydi.

 

Bu ümit ellili yılların başında bulundu. O dönemde Türk siyâsi hayatında bir çalkalanma olmuş, yapısından gizlice karşı devrim kokuları salan bir siyâsi oluşum, seçimleri kazanarak iktidar olmuştu. Rejimde sallantılar hissedildi. Hafifçe, sessizce, kimseyi ürkütmeden bir çeşit eskiye dönüş başladı.

Yeni ortamda Mevlânâ  hatırlandı. O yıllarda henüz yaşayan Mevlevîler Konya’ya davet edildiler. İlk çağrılan Mevlevî son kudümzenbaşılar’dan rahmetli hocam, üstadım Sadeddin Heper oldu. Hoca Yenikapı Mevlevîhanesi son şeyhi Abdülbaki Baykara’nın ihvanı arasındaydı. Gençliğinde Yenikapı Mevlevîhânesinde, Galata ve Üsküdar Mevlevîhânelerinde Kudüm vurmuştu.

İkinci çağrılan eski dönemin neyzenbaşılarından hattat Emin Yazıcı’nın öğrencisi emekli eczacı albay neyzen Halil Can bey’di. Üçüncü davetli yine eski kudümzen, Vakıf uzmanı Tophane Karabaş Dergahından Şakir Çetiner’di… Bütün bu davetlerin sahibi de o zaman “Mesnevî mütercimi� Konya Belediye başkanı değerli insan ve bilgin  rahmetli Muhlis Koner’di.

Sadeddin bey Konyaya giderek davete icabet etti. Önceki yıllarda anma toplantıları başlamış, Konya’da bir sinema salonunda konuşmalar yapılmış, Ankara radyosu san’atçılarından  rahmetli Sadi Hoşses arkadaşları ile bir konser vermiş, naat ve ayin okunmuştu.

Saddedin bey Konya görüşmelerinde toplantıların genişletilebileceğini ve bunların zamanla bir “ihtifal törenlerine� dönebileceğini hissetti. Hoca öyle her şeye kolay kolay inanmazdı.

Hoca Konya’dan İstanbul’a telefon ederek tanınmış Hafız ve mevlûdhan Kani Karaca’yı Konya’ya çağırdı. Ona daha önce naat ve âyin meşketmişti. Bu davetten sonra tüm eski tüfek Mevlevîler Konya’ya doluştular. 1954 yılında Türkiye’de ne kadar “kılıç artığı� Mevlevî varsa Konya’ya koştu.

 İstanbul’ dan eski  Şeyhlerin çocukları: Mithat Baharî Beytur. Gavsi ve Resuhî Baykara, Selman Tüzün, Afyon çelebilerinden Enver Turunç Çelebi, Semazenbaşı Ahmet Bican Kasaboğlu, Semazenler: Bahriyye’den emekli Bahir Şereftuğ, bankacı Halit bey, Manisa’dan  Demircili Mehmet Kalay Dedc, Afyonlu eski semazenler, Sivas’tan Mehmet Susamış ve çocukları, neyzenler:Hayri Tümer, Ulvi Erguner, Selâmi Bertuğ, Niyazi Sayın, Erhan Erbaş, Nida Keskin, Halilezen Osman Dede, ayinhanlar: Hulusî Gökmenli Cahit Gözkan, Ziya Akyiğit,Necdet Tanlak, İzzet Eskidemir, Kemal Örgüç ve daha pek çok kişi Konya’ya gitti. Bunlara sonradan Neyzenler, Arif Biçer, Aka Gündüz Kutbay katılacaktı.

İhtifalin bu ilk kadrosundan, öncelikle toplantılara hem idarî, hem onursal ve hem de Kudümzenbaşı  düzeyinde başkanlık edecek olan Saddedin Heper, Şakir Çetiner, Osman Dede, Postnişinler Gavsi ve Resuhî Baykara, semazenbaşı Ahmet Bican Kasaboğlu, Bahir Şereftuğ olmak üzere yedi kişi açık olduğu zamanlarda, Yenikapı Dergâhında görevli olmuş: Kur’ânı okunan, Gülbankı çekilen eski tarihî âyinlerde sema etmiş, kudüm ve halile  vurmuş, ney üflemiş, ayin okumuş, gülbank çekmiş ve o zamanın gereği Osmanlı Vakıflar idaresinden maaş almıştı.

Görüntüye giren tabloya göre 1954 yılından sonra Konya’da kurularak bu günlere kadar gelen “Şebi ârus� Hz. Mevlânâ’yı anma törenlerinin ağırlıklı kurucu kadrosu Yenikapılı’ydı. Bu ihtifalı yarım yüzyıl önce Yenikapılı’lar kurmuştu. Bu gün gölgesi dünyaya yayılan, sadâ’sı yeryüzünde her yönden duyulan,  Konya ihtifali ve yapılan semalar, okunan hatimler, çekilen gülbanklar, dualar, Huuu’lar  Yenikapılı’ların eseriydi.

Yenikapı Mevlevîhânesi son şeyhi Resûhi Baykara Londra’ya giderek “Colleck House� isimli bir kuruluşta sema öğretti. Bu grupta toplanan pek çok İngiliz, Mevlânâ’nın adını duyarak sema geleneğine girdiler. Haftalık toplantılar yaptılar. Bu toplantılar devam etmektedir.

Grup eskiden “Gurdjief�çiydi. Resûhi bey’e başvurarak sema öğrenmek isteyenler,  daha önce bu arzularını zamanın en saygın postnişini, Eyyüb Taşlıburun Sâdi Dergahı Şeyhi’nin oğlu, Bahâriye Mevlevîhânesi son şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’den icazetli, Mesnevîhan Mithat Baharî Beytur’a müracaat etmişlerdi. Mithat bey gençliğinde sema çıkartmıştı. Mithat bey bir yabancıya sema öğretmek için “Müslüman olması gerektiğini� ileri sürdü. Uzun görüşmeler oldu. Anlaşamadılar.

Sonradan Resûhi Baykara’ya yönelen bu istek yerine getirildi. Baykara İngilizlere aynı şartı koşmamıştı. İngiltere’ye gitti ve kadınlı erkekli semazen yetiştirdi. Yakın zamanda ilk kadın semazenler İngilizlerden çıkmıştı. Yıllar Sonra Ahmet Bican Dede’nin İstanbul’da açtığı kurslarda Şahbânû İnci isimli on üç yaşında bir kız çocuğu, babası Halit İnci ile birlikte sema çıkartmıştı.

Türkiye’de Batı müziği meraklılarının yakından bildiği bir isim vardır: Carl Orff. Bu ünlü kişi ortaçağ kilise müziklerinden derlediği pek tanınmış “Carmina Burana� isimli eserin bestekârıdır. Ben kendisini vefatından birkaç ay önce Münih’te tanıdım. O gün orada Hüseyin Fahreddin Dede’nin “Acemâşıran âyini�ni okuyacaktık. Haber almış gelmişti. Hastaydı, iki kişinin yardımı ile yürüyordu. Göz göze geldik. Bana dedi ki : “Ömür boyu bir Mevlevî müziği dinlemeyi hayal etmiştim… kısmet bu güneymiş…�

 

Yenikapı Mevlevîhânesi TC Vakıflar Genel müdürlüğü tarafından  yeni bir onarıma girerek 2007 yılında mükemmel bir şekilde düzenlendi. Şimdi yeni yaşamına başlayacak.

(Hazırladığımız bir kitaptan)

Denizden çıkan Semâzenler

mehmedvwf1.jpg     

Sultan Reşad       

        

Otuz yedinci Osmanlı Hükümdarı Sultan Mehmet ReÅŸad gençliÄŸinden beri İstanbul Yenikapı Mevlevîhânesine baÄŸlıydı. ÅžehzadeliÄŸinde sık sık gelip Tekke’nin 19. PostniÅŸini ÅŸeyh Osman Efendi ile görüşürdü. Mevlevîler arasında ReÅŸad‘ın onun izni ile “ism-i celâlâ€? okuduÄŸu rivayet edilirdi. Mevlevîlikte önemli bir ibadet ÅŸekli olan “ism-i celalâ€? okuma geleneÄŸi ve adedi Nakşîlerde olduÄŸu gibi Åžeyh’in izni ve kontrolüne baÄŸlıydı. EÄŸer bir ÅŸeyh müridine “İsmi Celâlâ€? okuma izni verirse ve bu ilk esmanın Tâlibin  üzerinde hasıl edeceÄŸi tesiri, zamanlar içinde gözlerse, Tâlibi  yanına almış, tarikatine kabul etmiÅŸ ve onun nisbetini onaylamış demekti.

Mevlevîlikte “evrad� yoktur. İsmi Celâl evrad yerine geçer. Bu bakımdan bizce Şeyh Osman Salahaddin  Efendi’nin yoluyla geleceğin Osmanlı padişahına “Tarikat-i Aliye-yi Mevleviyye� nasip olmuştur. Bu görüşün kuşku taşımasına bence olanak yoktur. Anlatılan bazı olaylar bizi onaylayacak niteliktedir.

Son zaman Mevlevîleri’nin Sultan Reşad’a ait hikayeleri pek boldu. 60’lı yıllarda İstanbul’da hâlâ varlığını sürdüren eski beş Tekke’den kalma Mevlevî âileleler, Sultan Reşad’ın adı geçince toparlanır, saygı moduna geçerlerdi.  O yıllarda sanki Sultan Reşat yaşıyor gibiydi. Tarikat çevresinde pek derin izler bırakmış bu asil Hükümdar’a, yasaklar sonrasının boynu bükük Mevlevîleri kutsal bir varlık gibi sarılmışlar, Hakk’în izniyle onun rûhâniyetine sığınmışlardı. Sanki bir “Mevlevî evliyasıydı� Sultan Reşad…

Bir ideal olmuştu. Yarım yüzyıl önce yaşamdan kopmuş olan bu isim, hâlâ aileleri topluyor, güvende tutuyor ve geleceğe hazırlıyordu. Zorluklar O’nun adıyla göğüsleniyordu. Bir mucize olacak, Sultan geri gelecek, büyük yangından sonra Tekkeyi nasıl tamir ettiyse, yine o şekilde onararak ayağa kaldıracak, iki savaş sonrasında dağılan, çözülen, parçalanan, unutulan yaşlı geleneği ihyâ edecekti. İstanbul’da o zaman, eski Mevlevî neş’esi ile yaşayan, kalbinde Mevlânâ aşkı taşıyan, belleğinde imkansız da olsa bir diş ümit besleyen her evde Sultan Reşad bekleniyordu. 

Bahariye Mevlevîhânesi son ÅŸeyhi Hüseyin Fahreddin Dede’nin torunu, ailenin göz bebeÄŸi Bahariyeli’lerin sevgili Destine Hala’sı uzun yıllar önce Nışantaşı’ndaki evinde bana bir hikaye anlatmıştı, Sultan ReÅŸad’a ilgili: Sultan ReÅŸad11 haziran 1911 tarihinde SelaniÄŸe gitmiÅŸti. Åžehirde karşılayıcılar yollara dökülmüş, her yere bayraklar asılmış, meydanlara, ana caddelere taklar kurulmuÅŸtu. Mızıkalar çalıyor, toplar atılıyor, Selanik önemli bir gün yaşıyordu. Sultan ReÅŸad alışılmış ziyaretin hemen sonrasında ikindi vakti Selanik Mevlevîhânesi’ne gitti.

Pek büyük bir gurur ve sevinçle karşılandı. Başta Postnişin olmak üzere tüm dervişler ve muhibban-ı Mevlevîyye Padişahı karşılamak üzere dizildiler. O gün orada Sultanın şerefine bir âyin düzenlediler. Mukabelenin bitiminde Sultan  “Şeyh Osman Efendi’nin mukabelesi gibi rûhâniyetli, neş’eli bir mukabele oldu…� dedi. Osmanlı Devletinde altı asırlık  Mevlevî âyini o zaman Devlet protokolüne dahildi.         

Sultan Reşad İstanbul’a deniz yoluyla döndü. Bu defa limanda düzenlenen karşılama töreni pek parlak oldu. Yine her yere bayraklar asılmış taklar kurulmuştu. Rıhtımda toplanan karşılayıcıların “Padişahım çok yaşa…� sesleri bando-mızıkaya karışıyordu. İstanbul  Limanı arkalarında koca koca bayraklarla donatılmış küçüklü büyüklü teknelerle dolmuştu. Kalabalıktan denizin yüzeyi görünmüyordu.

O esnada bayraklı, flamalı, saltanat armalı, teknelerin arasında, geniş bir mavna görüldü. Bir çeşit sal’a benziyordu. Üzerinde neyzen, kudümzen ve semazenler vardı. Deniz üstünde neyzen ney üflüyor, kudümzen kudüm vuruyor, semazen sema dönüyordu…

O sırada gemide, Padişah’ın yanında bulunan ve bu olayı daha sonra anlatanlar, Sultan Reşad’ın bunu görünce yanındakilere dönerek “Çirkin…Çirkin…� dediğini naklettiler.

Derviş ruhlu Mevlevî Padişah, bir sal üzerinde Mevlevi mukabelesi yapılmasına gönlü razı olmamış, bu yolda gösterilen hafifliği sinesine sindirememişti. Aşırı taşkınlıkla kutlanan bir karşılama sırasında, Devlet protokoluna dahil olan Mevlevî âyinine yer yoktu. Âyin tekkede, türbe önünde, makam postu üzerinde dikilen şeyh huzurunda ve huşu işinde yapılırdı. Denizde, sal üstünde âyin yapmak acaba  kimin aklına gelmişti ?

Olay Mevlevîler arasında duyuldu. Müsebbibleri arandı… Bulundu mu ? bilinmez. Sultan Reşad’ın hassasiyeti ve tepkisi dilden dile dolaştı. Herkes bu olaydan kendi irfanınca bir sonuç çıkardı. 1911’in İstanbul’unda henüz “magazin basını� türememişti. İşler ciddiyetini koruyordu.  Halk Padişahına hak verdi. Denizde sema çıkaran Mevlevîleri ayıpladılar.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra bu hikayeyi anlatan Destine Hala da denizden çıkan “sazenleri� ayıplamıştı.

Ne yazık ki bu gün artık buralarda böyle şeyleri ayıplayacak babacan kimseler kalmadı.
 ( İstanbul’un beÅŸ kardeÅŸi adıyla hazırladığımız bir kitaptan)

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   

Çiller Müslüman değil miydi ?

bhutto_benazir.jpg

Dost Pakistan’ın yürekli politikacısı iki kurşun, bir bombayla hayatını kaybetti. Bile bile ölüme gitti. Âdetâ: “gelin beni öldürün…� dedi. İntihar gibi bir şey. Ölüm bu ailenin geleneğiydi. Pakistan’da halkın karşısına çıkanlar politikaya başlarken ölümü göze alıyorlar… Ölümü hak etmişler. Babası da öldürülmüştü. Geleneği bozmayan kızı ise zaten ölüydü.

Bu Ülkede ölüm, politikanın devamıdır. . Hindistan’ı İngilizler’ den kurtaran tarihin en ünlü siyasetçi ve vatanperveri Mahatma Gandi de bu dünyadan bir suikastçı aracılığıyle ayrılmıştı. Kızı BaÅŸbakan İndira Gandi’yi koruması öldürdü.

Tanrı ölenlere rahmet, kalanlara merhamet etsin…

Ölmek politikacının şanındandır. Vaktiyle Türkiye’yi on iki sene yöneten İttihad-ı Terakkî triomvirası’nın üç başkanı, süikastçı kurşunuyla terk-i hayat eylemişti. O da bir hizmet. Bir ülkeye yaşayarak da hizmet edilir, ölerek de… İyisi yaşayarak hizmet etmektir. Görevi başında ölen politikacı da şehittir.  Kalan gâzi… Er meydanında, savaş alanında ölen “Şehit� de devlete arka çıkmaya çalışırken ölen şehit değil mi ?  Politika mesleğinin kaderi bu. Tanrı şehitlerden yanadır.

Pakistanı altmış sene önce İngilizlerin desteği ile Hint Müslümanları kurdu. Pakistan kurulduğunda Hint Yarımadası’ nın  tüm Müslümanları arabalarla taşınarak bu Ülkeye doldular. Bazıları gitmek istemedi. Hindistan’da çok az Müslüman kaldı. Pakistan “bir İslam Ülkesi� olarak doğdu.

Ancak Pakistan bir türlü düzelemedi. Kuruluşunun üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen bu Devlet kendini toplayamadı. Kurumlarını geliştiremedi, kamu hayatını sağlam esaslara bağlayamadı. Irak’ta olduğu gibi bu yörede de idare, devamlı olarak darbelerle el değiştirdi. Her iktidara gelen, öncekini öldürerek egemen oldu.

Ben bu Ülke’nin son zamanda bütün macerasını izledim. Rahmetli Bhutto Hanım’ın Babası rahmetli Zülfikâr Ali Bhutto zaman zaman Türkiye’ye gelirdi, biz gazeteci olarak adamı yakından izlerdik. Uzun boylu ve yakışıklıydı. Acırdık adama, bir gün  hain bir süikastte öleceği belliydi. Hayatı uyduruk bir mahkeme sonucunda asılarak son  buldu.  

Kızına sıra geldiğinde artık ölümlerin sona erebileceğini düşünmüştük. Yanılmışız… Bir gün müdürü ziyaret maksadı ile Ayasofya Müzesi’ne gitmiştim. Müştemilatın kapısına doğru yürürken Merkez binadan korkunç tavırlı, sert bakışlı, uzun boylu, çevreye telaşlı nazarlar fırlatan esrarengiz adamlar çıktı. Yeşil üniformaları ütülü ve tertemizdi, başlarındaki bere yağız delikanlılara doğrusu pek yakışıyordu.

En son model sofistike silahlar taşıyorlardı. Her an ateş etmeye hazırdılar. Tetiğe bastıkları anda mahvolabilirdik. Hasbelkader Ayasofya’nın avlusunda titreşen bizler, hazan yaprakları gibi sapır sapır dökülebilirdik. Katliamda muhteşem Mabed’in tertemiz mermerleri, diz boyu kana bulanabilirdi. Kudüs’te Haçlı saldırısından sonra 15 temmuz 1099 cumartesi günü  “Harem-i Şerif’te� olduğu gibi.

Bunlar kimler ? Burada ne arıyorlar ? derken içerden bayan Bhutto çıktı… Başından devamlı kayan Hint sârî kumaşından başörtüsünü düzelterek yürüdü… yanımızdan geçti. Önünde, arkasında, sağında solunda, üstünde altında her tarafında Ecyad kalesi gibi korumalarla  cem-i gafir halinde ilerliyordu. Kalabalık ağır ağır yürüyen zırhlı bir tank gibiydi. Bakakaldım… Soğuk soğuk terlemeye başladım.

Bir patlak vukuunda nereden kaçarım, diye hesaplarken gözüm kalenin ortasındaki biçâre kadına takıldı. Bu kadar silahlının ortasında nasıl da rahat yürüyordu ? Deli olmalıydı. O korkunç adamlardan biri silahını çevirip onu öldüremez miydi ? Nitekim bu olaydan az bir zaman sonra Hint BaÅŸbakanı bayan İndira Ghandi’yi koruması öldürdü. KeÅŸke böyle ÅŸeyler aklıma gelmeseydi. Bayan Bhutto‘nun kaderiyle oynamış gibiydim.

Bu ülkede kim kimi, neden öldürüyor ? belli değildir. Öldürüyor işte… Herhalde ölümden bizim gibi korkmuyorlar. Belki yaşarken de ölmüşler… Belki yaşamaktan canları sıkılıyor… Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu arayan adam� kitabında anlattığı gibi Rus halkı örneği  topluca ölmeye can atıyorlar.

Bayan Bhutto öldü. Şimdi bir süre sonra bu aileden bir başka hanım veya bey çıkacak “Ben Bhutto’ların devamıyım, beni de öldürün� diyecek onu da öldürecekler. Kim ne kazanacak…? Pakistan müreffeh olacak mı ? Halkına güven sağlayacak mı ? Hukuk ve İktisadı yerine oturacak mı ? Hür ve şerefli ülkeler arasına gururla katılacak mı ?   

Bu ülkede “İslamcı, terörist, anarşist, şeytan ruhlu, muzır, tahtakurusu gibi ölmeye hazır� olarak anılan rejim karşıtlarına, hayat hakkı tanınacak mı ? Yoksa bu Ülke, ortaklıkları Batı’nın ve ABD’nin bilmem hangi şer odaklarına kadar uzanan gizli sahipleri’nin hain ve kanlı  emellerine kurban olacak mı ?   

Bir konu daha var: Batı basınından tercüme Türk Medyası, müteveffa bayan Bhutto için “İslam ülkelerinin ilk kadın başbakanı� diyor… Anlamadım… Ne demek ? Bu memlekette eski başbakanlardan bayan Tansu Çiller Müslüman değil miydi ? Bu ülke bir “Müslüman ülkesi� değil mi ? nasıl olur da, bayan Benazir Bhutto, dünyada ilk Müslüman başbakan olur ? Rejim dolayısıyle diyeceklerse bu da laf değil.

“Bînâzir: eÅŸi yokâ€? sözcüğünü  İngilizce’ye çevirirken “Benazir yapan Batı basını, bu ismin Türk haber diline “Benazirâ€? olarak girmesinden de sorumludur. Vaktiye biz basında, yıllarca Endonezya Devlet baÅŸkanı, Müslüman Ahmet Şükrânî’yi,  Batı’nın bize ezberlettiÄŸi biçimde “Sokarnoâ€? olarak yazmıştık. Cezayirli “Ebu Meyden: Medyen’in sülalesiâ€? tanımını  da  Fransızca’dan tercüme “ Bumedyenâ€? olarak söylediÄŸimiz gibi… Basın daha bayan Bhutto’nun adını belleyemedi… Haberlerini nasıl doÄŸru dürüst verecek ? ÅžaÅŸmak gerekir.

Rahmet olsun. İnşallah bu son olsun…

Aşk, Mâşuk, Aşk.

dscf0418.JPG

Gözün aç var mı ey gâfil cihanda olmayan âşık.
Kuruldu aşk ile âlem, zemîn ü âsümân âşık.
Nedir bu hâl-i hayretbahş, pir âşık cüvan âşık.
Kim âşıkdır, kime âşık, niçin eyler figân, âşık.
Hüdâ âşık, resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık.

Çocuk bâziçenin, dil dilberin aşkı ile Sûzân.
Neden bilmem neden, bu sırr-ı âşkı bilmiyor insan.
Neden bilmem neden, bu hâleti derk etmiyor iz’ân.
Bakılsa âleme söyler lisân-ı hâl ile her an.
Hüdâ âşık, resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık

Kimi ağlar, kimi inler, kimi handân olur her bâr.
Kimi zevk u sürur içre, kimi dil-haste vü nâçâr.
Cihanda âşk eder bak, türlü türlü kendini izhâr.
Nedir bu râzi, gerçi bilmem amma eylerem ikrâr.
Hüdâ âşık, resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık.
 

Nedir bu hal-i müphem, âteş-i aşkı yakan kimdir.
Dil-i divâneyi zincir-i aşka bağlayan kimdir.
Gülen kim, güldüren kim, ağlayan kim, ağlatan kimdir.
Kim âşıktır ÃŽlahi âşıka,  ma ‘şûk olan kimdir
Hüdâ aşık, resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık
 

Tecelli eyleyince hubb-ı zâtı vech-i âdemde.
Åžu’ûnât-ı cihan, geldi vücûda hepsi bir demde.
Nihan olmuşken ey BAKİ  nevâ-yı aşk nâlemde.
Acep mi ben dahi da’vâ-yı aÅŸk etsem bu âlemde.
Hüda âşık, resûl âşık, bütün kevn ü mekân âşık.

                        Yenikapı Mevlevîhânesi son Şeyhi
                        Abdülb
âki Baykara (1883-1935)

Dünyayı hiçe satanlar

mev.jpg

 

     Nâmûsu câhı çaha atan Mevlevîleriz

     Dünyâ-yi dûnu hiçe satan Mevlevîleriz

     Deh rûze kâr ü bârını dehrin hebâ kılıp
    
 Peygûle-i fenâda yatan Mevlevîleriz

     Ârâmımız semâ iledir rûzgarda
    
Girdab-ı bahri aşka batan Mevlevîleriz

     Telhî-i fâka etmek için nefsimiz helâk
    
Hân-ı vücûda zehr katan Mevlevîleriz

      Biz ey NESİP devlet-i Mollâ-yi Rûmda
      
Dünyâ-yi dûnu hiçe satan Mevlevîleriz   

                                Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi

                                 Seyyid Yusuf Nesip Dede

                                18. Yüzyıl başı

                                   


Son Yorumlar