Mart, 2008 için Arşiv

Çobanın Oyu üstündür

coban.jpg                                             

Kadın diyor ki  “ Benin  oyum çobanın oyuyla nasıl eşit olur ? �

Olur ! hatta Çoban’ın oyu sizin oyunuzu geçer, geçebilir. Geçmelidir de. Çobanın oyu Devlet için daha değerli  olur, olabilir. Olmalıdır da.  Çünkü oy için gerekli olan “bilgi� değil “vicdandır�. Vatandaşlık vatandaşların “vicdanı� üzerinde kurulur, yükselir, gelişir. Ber vechi kaide Vicdanlı insanlardır vatandaşlar. Yürekli insanlardır vatandaşlar. İyi insanlardır vatandaşlar. Kötülükte bir araya gelmezler, hep iyilik gözetirler. Bilgiye ulaşamamış  olsalar da…Vicdanlı cahil, bilgili kötüden iyidir.

Vicdanın ham maddesi hukuk duygusudur. Başkalarının hakkını yemeyen insan hukuk sahibidir, O insan vicdanlıdır, o vicdanlılar topluluğundan Devlet doğar. Bilgililer topluluğu ondan hemen sonra gelir. “Çağımız bilgi çağı diyenler� haklıdır ama kişilerde vicdanın ızi yoksa o “bilgi� insanlığın başına belâ olur.   Hanımefendi… Yeryüzünde nice bilgili insanlardan çıkmıştır tarih boyunca vahşî hayvan gibi azılı halk düşmanları.

Vaktiyle eski Yunanistan’da Perikles ile Temistokles arasında seçim yapılıyormuş. [gdt:gereğinden dolayı “tekrar�] Vatandaşlar sabahleyin kalkmışlar, yıkanıp traş olmuşlar, temiz elbiseler giymişler, güneş doğarken evlerinden çıkıp seçim yerlerine yollanmışlar. Perikles meraklı, ortalığı kolaçan etmek istemiş, yolda bir köylüye rastlamış, fotograf yok ya, köylü Perikles’i tanımıyormuş, hiç görmemiş… Perikles köylüye sormuş:

–Kime oy vereceksin ?  

–Temistokles’e…

–Neden  Perikles’e vermiyorsun ? Yunanistan’ı Perikles kurmadı mı ? vatan millet, Delos birliği… Köylü feryat etmiş:

–Perikles’ten bıktım, yıllardır Perikles, Perikles… yeter artık, başka adam yok mu ?

TV döneminde buna “surat eskimesi� diyorlar. Politikacıların sonu anlamında… Rabbim hiçbir siyaset adamını böyle bir felakete mahkûm etmesin. Ülkeyi kuran bile olsa… “Siyaseten ölüm� savcının yasaklamasına benzemez, adamın cesedi bile bulunmaz, mezarsız kalır zavallılar. Savcı’nın yere gömdüğü siyasi, gelecek yıl dipdiri filiz verir, aradan otuz yıl geçse kemiklerini çıkarır, tabutunu bayrağa sarar, Devletin top arabasına koyar, getirir şehrin en uğrak yerine gömersiniz. Üstüne de anıt mezar yaparak… ama halkın sandığa gömdüğü siyasi’den hiçbir haber alınmaz… İşte bu halkın vicdanıdır. Bir başka söylemle Siyasî hukuğun temeli…

Siyasi hukuğun temelinden doğacak Anayasalardır geçerli ve sürekli olacak Anayasalar. Hukuk hocalarının eskimiş kitaplarından çıkan fersûde, pejmürde, prematüre anayasaların yaşayacağını mı zannediyorsunuz ?  Temelsiz, köksüz, geleneksiz metinler doğarken ölüyor.Son yapılan “Richmond oteli anayasasının� başka türlü olacağına inanabilirmiyiz ?  

Sapanca’da Richmond Otelinde son anayasa yapılırken Malezya’dan, Endonezya’dan Tayvan‘dan getirilen masörler, masözler profesörleri uzun masalara yatırıp oÄŸuÅŸtururken doÄŸdu bir “Anayasa.â€? Bakalım ne kadar sürecek ? GöreceÄŸiz. Halbuki aynı saatte Kasabada, evlerde, çarşıda, Bostancı’nın kahvesinde 93 muharebesinin Kafkas muhacirlerinin torunları da “anayasaâ€? konuÅŸuyordu. Masörler, masözler bıraksaydı da, o profesörler gelip bunları dinleselerdi, belki anayasa hukuÄŸu bilgileri artar ve daha “kalıcıâ€? anayasa yapabilirlerdi.

Neye yarar ki o anayasacılar için gelip burada ihtiyarları dinlemek öylesine “eşyanın tabiyatına� aykırıydı ki, sonuçta girişilen şu sakat işin akibetini Sapanca’da bir çocuk dahi kestirebilirdi.

Bir “Çobanın dahi oyu üstündür� anlayışına varmadıkça, bu ülkede ne demokrasi olur ne de Anayasa. Musa Kelimûllah, aleyhisselam, Sina çölünde çobanla konuşurken bir peygamberdi ama ikisinin de “oyu� aynıydı. Siz ne biçim demokratlarsınız ? memleketi yücelterek geliştirme sevdasına kapılmışsınız. Siz ülkeyi havalara uçurmak değil uçurtma bile uçuramazsınız.

Zamanın Anayasa Çocukları

1225.jpg

Bizler modern zamanlarin anayasa cocuklarıyız. Bu gomlek bu cocuklara dar geliyor evet. Zihinleri acilmiyor.

                                                                                                       Şule Can

Acemî terzinin Makası

makas.jpg

TV’de Anayasa dersleri veren bir profesör, göklere çıkardığı 1961 İhtilal Anayasasını “Anayasaların en mükemmeli “olarak niteledikten sonra bunun yürümeyişini ülkedeki “demokrasi kültürünün eksikliğine� bağladı.

 

Yani profesör kalabalığa dedi ki: “size mükemmel bir elbise diktik, neden giymiyorsunuz ?� Profesör, ölçüyü yanlış alarak elbise diken terzinin suçunu halka yükledi. Hem de hakaret ederek. Ulusa hakaret etme yarışında kendi sınıfına bir aşama daha kaydetti.

 

Kurulduğu günden beri seksen yıldır  rejim kavgalarından bir türlü başını alamayan bu Devletin genellikle darbelerden sonra ele alınan anayasaları neden yürümüyor ?  kimsenin aklı ermiyor. Sadece Cumhuriyet değil, anayasa denemelerinin Osmanlı’sı da var… Onun adı “Kanun u Esasî�   İstanbul’da Tepebaşı’nda bir “Kanun u Esasi Kıraathanesi� vardı. Bilmem şimdi duruyor mu ? Gençliğimizde gider bilardo oynardık. anayasa lafını ben ilk orda duymuştum.

 

Türkiye’de ilk Anayasa 1876 Mithat paşa Anayasası’dır. Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’in bir cunta tarafından tahtından indirilerek öldürülmesinden sonra düzenlenmiştir. Bu Anayasa defalarca yenilenmiş, Cumhuriyetle ortadan kalkmıştır. Cumhuriyetin birkaç defa değişen Anayasa’ sı da 1961’de Adnan Menderes’in devrilmesi ile sislenmiştir. Sonraki Anayasa da Demirel’in Evren Paşa tarafından iktidardan alaşağı edilmesi sonucunda doğmuştu. 132 yıldır yapılan Her anayasa bir siyasî felaketin acıklı sonucudur.

 

Bu ülkede herkes bir öncekini indirip yerine oturduğunda anayasa yapıyor. 1876’dan beri zamanımıza kadar 132 yıldır anayasa yapıyoruz. İki padişah, üç başbakan yiyen anayasalar yaptık, devirler kapatıp devirler açtık. Bu nedir ?  130 yıldır demokrasi kültürümüz neden gelişmedi ? Demokrasi yeni bir kelime, bunun  eski adı neydi ? TV’deki profesör diyor ki: “anlaşıldığına göre en mükemmel anayasalar dahi bir toplumun istenen biçimde şekillenmesine yetmiyor…� İşte bütün mel’anet bu cümlenin içinde saklı. Meselenin gözü burada…

 

Siz toplumun kendi “istediğiniz gibi şekillenmesini� neden istersiniz ki ? Nedir sizin şekliniz ? En iyi şekil sizde mi ? Halk’ta hiç mi yaşama işareti yok ? Halk’ta hiç mi yaşama işareti yok ? Sizin yaptığınız anayasaların yürümeyişinin sebebi son derecede açık… Siz ne istediğinizi bilmiyorsunuz. Ne istediğinizi ? nasıl istediğinizi ? neden istediğinizi ? bilseniz işler düzelecek. Ülkeleri ileri götürenler bunları bilenlerdir. Onlar geçmişe değil, geleceğe takılı insanlardır. Benjamin Franklin ve Abraham Lincoln için Amerikanın geçmişi değil, geleceği önemliydi. Onlar bunun  için büyük adam oldular. Reaksiyon değil aksiyon adamlarıydılar. Siz toplumu istediğiniz modelde şekillendirmeye çaba harcadığınız sürece siz toplumu değil, toplum sizi şekillendirir. 

 

Siz anayasa yaparken sadece eski anayasanın kötülüklerini silmeyi düşünüyorsunuz. Geleceğe dair bir planınız yok… geleceğe dair bir düşünceniz yok… Halbuki gelecek her şeydir, her an karşımızdadır. Gelecek hep gelir. Sizin yaptığınız anayasalar ise hep geçmişte kalıyor. Her anayasa hızla geçen bir devrin ürünü, Her anayasa bir önceki kötülükleri düzeltme anayasa’sı. Nitekim şu günlerde hazırlanan Anayasa değişikliği de yaşadığımız  devrin ürünü olacak. O da devrin reaksiyonlarını taşıyacağı için son 130 yıllık sonuç yine değişmeyecek.

 

Siz önce ölçüyü tam alın, elbiseyi sonra dikin. Acemi terzinin eline makas yakışmıyor.   

İstanbul’da bir Gün

p1020681ak11.jpg                                                 

Bu gün 29 mart cumartesi, Saat 9.40 treni beni İstanbul’a getirdi. Haydarbaşa’dan vapura bindiğimde saatler bire yaklaşıyordu. Gemi önce Kadıköy’e uğradı, sonra Karaköy’e yöneldi. Selimiye kışlası’nın önünden geçerken gözlerime inanamadım, sahilde Eyfel Kulesi kadar göğe uzanan bir bayrak direğinin üzerinde muazzam bir Türk bayrağı sallanıyordu. Son zamanlarda gittikçe daha büyük bayraklar ve daha yüksek bayrak direkleri yaptıklarını  fark ediyordum ama hiç bu kadar yükseğini görmemiştim.

Gözlerimde “paralaksâ€? bozukluÄŸu mu var ? derken, dikkat ettim, fon görüntüleri ile bayrak direÄŸinin oranlarını düşündüm, bir eksiklik olmadığını fark ettim. Bayrak ve direk gerçekten devâsâ bir ÅŸeydi. DireÄŸin ucunda ÅŸanlı bayrağımız tüm haÅŸmetiyle dalgalanıyor, gelen geçene posta koyuyordu. Uçaklar çarpmasın diye acaba ucuna kırmızı lamba da koymuÅŸlar mıydı ? Bence orada hava trafiÄŸi sorunu vardı. Ya ip koparsa, nasıl baÄŸlanacaktı ? direÄŸin üzerine kim ? nasıl tırmanacaktı ? Herhalde helikopter kullanacaklardı. Gemi Kışla’nın önünden süzülüp uzaklaşırken Bayrağımızı yürekten selamladım. 

Bayrağın bulunduğu yerde, 1853-1856 Kırım harbinde yaralanarak Selimiye’de ölen İngilizlerin gömülü olduğu Haydarpaşa İngiliz Askerî Mezarlığı ve Kraliçe Viktorya Anıtı vardır, denizden pek görülmez. Bir ara fark ettim. Zavallı anıt göğe ser çekmiş Türk Bayrağının yanında, pek ufak, pek çelimsiz, pek biçâre kalmıştı.

Sarayburnu’na yaklaşırken yüreğim yine cız etti. Deniz altından yapılan tunel projesi dolayısıyle su üzerine bırakılan şamandraların arasında yolcu vapurları svalon yapıyordu. Büyük kazalara gebe bu bölgeden geçerken bildiğim bütün duaları sıraladım. Galatasaray’da bir arkadaşım  vardı, Kadıköy’de otururdu. altmışlı yıllarda Moda’da Lozan Kulübü’nde şarkı söylerdi, Karaköy’den gemiye bindiğinde hiç yan taraftaki açık yerde oturmazdı “gemi çarpar� derdi, bir gün oturdu, o gün gemi çarptı çocuk öldü.

Öğleden sonranın başlangıç saatlerinde Galatasaray’da Aslı Han’da sahaf Halil bey’in dükkanına vardım. Orada her cumartesi günü gazeteci Murat Çulcu’nun başını çektiği bir sohbet toplantısı oluşur, yıllardır sürer gider… Murat benden geçen hafta Birinci Dünya savaşı’nda Galiçya Cephesinde Ruslarla savaşan Türk askerlerinin ve subaylarının  resimlerini istemişti, yanımda getirmiştim verdim, yine rahat durmadı bu sefer Tepedelenli Ali Paşa’nın kitabını istiyor. –Bende yok, diyorum, dinlemiyor…–Bul  diyor. Nereden bulacağımı söylemiyor.

Aslıhan’dan ayrılıp Hasnûn Galip Sokağında Simurg kitabevi’ne vardığımda vakit akşama doğruydu. Burada Musevî bir arkadaşıma rastladım. O da bana “tasavvuf� dedi. Aramızda şu konuşma geçti:

–Musevî  olduğuna göre “Kabala� okumalısın, tasavvuftan sana ne ?   

–Ben  her şeyi araştırıyorum.

–Böyle şeyler araştırmakla öğrenilmez, içine düşmen gerek, Madem ki Musevî’sin  içine düşeceğin şey “Kabala� olmalıdır. İçine düşmezsen, ben ne kadar “kabala� biliyorsam sen de ancak o kadar tasavvuf öğrenirsin. Boş ver tasavvufu da “Kabalaya� yönel. Zaten o da sizin tasavvufunuz değil mi ?

–Evet ama kabala beni sarmıyor.

–O senin eksikliğin… Bekle biraz, her şeyin vakti saati var,

–Ne zaman ? ben hep O’nu arıyorum anladın mı ?

–Anladım, sen O’nu arayamazsın, O seni arayacak. Yöntem böyle…  

Simurg’tan çıktığımda zaman bir hayli ilerlemişti. Yine aynı deniz yolundan tren istasyonuna vardım. Gecenin karanlığı daha da ürkütücü oluyor. Sağ salim Haydarpaşa’ya çıkınca karayı öptüm. Adapazarı ekspresi 3. yolda dediler.

İndirimli bilet beş lira yetmiş beş kuruş.  

Herkesin baktığı yer

beyoglu.jpg                       

Birden ortalık karıştı, sesler yükselmeye başladı, ihtiyarların kavgası da ilginç oluyor, taraflar sinirlenip bağrışmaya koyuldu  mu çatlak zurna gibi sesler çıkmaya başlıyor, gençlerin kavgasında duyulan o kalın ve vahşî sesler ihtiyarların kavgasında yerini cırlak seslere bırakıyor, yüksek tonajda kelimeler nefes yetmezliğinden küçülüp dertop oluyor. Kamçı darbesi gibi… Kimin ne dediği anlaşılmaz düzeye çıktığında da  artık garip bir ses akordunda her şey, arap saçına dönerek hayat çekilmez oluyor, o anı yaşamaktan adam çekimserlik göstermeli …

 

Geçen cumartesi akşamüstü Beyoğlu’nda Ağa Cami’de Hasnun Galip Sokağında Simurg kitabevinde benzer bir sahne zuhur ettiğinde olayın vehâmetini kavrayan Rezaletle Fazilet kargalar karşıki balkona kondular, Fazilet her zamanki saflığı ile rezalete sordu:

-Ne oluyor ? bu da nesi ?

-Dur Fazilet, kafamı karıştırma anlayamıyorum…  

Fazilet Rezalet’in yanından ayrıldı bir başka yere konarak kitapçı dükkanın içini kerteriz aldı, insan kafalarının arasından olayları görmeye çalıştı, bir takım yüksek  sesler duydu, çözemedi. Bir ara Hoca’nın sesini duyar gibi oldu, aniden yerinden fırladı, kanat vurup Rezalet’in yanına yaklaştı:

-Duydun mu Hoca bağırıyor ! gaaak guuuk guruk (endişelenme sesi)

-Duydum duydum… görüyor musun ? sol yanında iri yarı mor gömlekli şapkalı gözlüklü bir adam var, ona bağırıyor, o da Hoca’ya bağırıyor….Bak Fazilet, döğüşecekler galiba gaaak. Guuurk.

-Koca adamlar döğüşür  mü ? senin gibi karga mı onlar ?

-Sus şimdi… kapa gaganı, sonra konuşuruz, ben duyamıyorum, ne konuşuyorlar ?

-Hoca diyor ki “ Koskoca bir millet nasıl cahil olur, cahil sizsiniz…�

-Adam ne diyor ?

-Sen okumuşsun ama boş okumuşsun, ben Anadolu’yu gezdim, halk cahildir, seçimden, demokrasi’den anlamaz bunlar sopadan anlar, AKP’yi hemen kapamalı… Bağırma terbiyeni takın.

-Hoca’nın can damarına dokunmuş, Demokrasi’ye çamur  atıldı mı adam çileden çıkar… Gaaak.

-İşte bak rengi attı, saçları dikildi, şekeri fırladı, tansiyonu çıktı… Gaaark guruk (Korku sesi)

-Rezalet birşeyler yap, adam gidiyor, git o herifin kafasını gagala… Gaaaark.Tısss…

-Ayol deli misin, ben kargayım elimden ne gelir…?  

-Karga marga Hoca’yı kaybediyoruz…

-Bişiii olmaz ona, işi toparlar…Gark.

 

Rezalet’le Fazilet dükkana giremedikleri için bundan fazlasını izleyemediler. Adam bağırdı, Hoca bağırdı, dükkandakiler bir anda alevlenen tartışma karşısında donup kaldılar. Bir kişi adamdan yana oldu, diğer üç kişi tarafsız ama Hoca’dan yana tavır koydukları anlaşılıyordu. O sırada kitapçı dükkanının sahibi devamlı olarak tarafları yatıştırmaya çalışıyordu… ne mümkün “Yapmayın, etmeyin� sesleri arasında biraz sonra iş kendiliğinde yatıştı, adam Hoca’ya:

-Seninle anlaşamayız dedi, Hoca derhal son noktayı koydu:

-Ben halkıma hakaret edenle anlaşmam, sen yoluna, ben yoluma, ne sen beni tanıdın, ne ben seni, kes…

Hoca o anda, yıllar önce Üsküdar’da İzmirli’nin kahvesinde o yıllarda çok sevdiÄŸi emekli İstihbarat görevlisi Hacı  Emin bey’le bir katı müslümanın tanık olduÄŸu kavgasını hatırlamıştı… Hacı Emin bey adama son sözünü söyledikten sonra “Ne sen beni tanıdın, ne ben seniâ€? diyerek diyaloÄŸu kapatmıştı. Hoca da öyle yaptı. GeçmiÅŸten miras, hazır formüllerden birini kullandı.  

Dükkandan çıktılar, Beyoğlu caddesinde yürümeye başladılar. Hoca yanındaki arkadaşı, Ertuğrul’a döndü: “Bu günlerde herkesin baktığı yerde durma…� dedi.


Son Yorumlar