Nisan, 2008 için Arşiv

Kalender Çekirge Doğdu

si0095_cekirge_grasshopper.jpg                 

Bir çekirge doğdu, adı Kalender, cinsi ender, çekirgeler güzeli… Anası küçükken onu çok severdi, Kafasını antenini okşar üşümesin diye yapraklara sarardı. Gece soğukta bırakmaz, koynuna alırdı. Başka böceklere yedirmedi. Kalender çekirge büyüdü. Koca başlı bir çekirge oldu. Çocukluk ve gençlik yılları geride kalmıştı. Anası öldü, babası bilinmezlere karıştı.

 

Aslında çekirgelerin ailesi olmazdı, larvadan çıkardı çekirgeler, ama bu başkaydı. Bu çekirge her çekirgeye benzemiyordu. Bunda bir hal vardı… Bunu yaratan özenmiş bezenmiş, ona gizli bir karakter seçmiş, atlaya sıçraya büyüsün demiş bir yerde durmasını, atlamasını, sonra tekrar durmasını ve yine sıçramasını öğretmişti.

 

                   Bir çekirge dünyaya geldi larvadan

                   Hayır gelmez asla boş laftan zırvadan

 

Özel eğitimden geçen bu Çekirgenin başka hiçbir çekirgede bulunmayan huyları vardı.

                   Çekirgeler güzeli, benzemez her çekirgeye
                   Yaşar ormanda, kırda ağlamadan gülsün diye

Kalender Çekirge’ye kalender adını kimin koyduğu bilinmiyor ! Neden “Kalender� o da anlaşılmıyor. Bu Çekirge bu isme layik mi ? O da bilinmiyor. Pekiyi ya Kalender ne demek ? işte değerli ve kıymetli dostlar, bütün sır burada…

                    Çal sazını kalenderce yiğit kardeş,
                    Namelerin rüzgardan tatlı…

Birkaç sözcüğü aklımda kalmış, eski, bir gemici türküsü bu… Acaba size bir ip ucu verir mi ? Ben Kalender nedir ? bilemedim. Siz bildiniz mi ?  Belki ilerde anlaşırız.

Kalender Çekirge doğduğundan şu ana kadar hiç yanımdan ayrılmadı, başımın üzerinde geziyor, azalmış saçlarımın arasında dolaşıyor, durmaksızın kımıldıyor, habire kıpırdıyor. hiç rahat durmuyor, varlığından her an beni haberdar ediyor, bu onun için en temel hakk mıdır ? yoksa yersiz bir huy mudur ? veya zamansız bir duruş mudur ? yahut uğursuz bir saplantı mıdır ? yoksa psikopatalojik bir takıntı mıdır ? hiç biri değil de saf bir mâcerâ mıdır ? mâsum bir serüven midir ? acaba nedir ? belli olmuyor.

 Bazen birden, ve aniden başka yere zıplıyor, öyle hızlı ki, iki hareket arasında adetâ yok oluyor. Kainattan siliniyor, varlıktan soyunuyor, yaşamsal bölgeden çıkıyor, kamusal alandan ayrılıyor. Görüntüden kayboluyor,  Burada dururken, orada durmaya başlıyor. Bir başka zaman boyutuna geçiyor. Ne aslı kalıyor ne gölgesi. Işıktan soyutlanıyor.  Sonra yine “reenkarne� oluyor. sanki hiç bir şey olmamış gibi. Bundan ne fiziği zarar görüyor, ne kimyası. Ne de psişik dünyası. O hep eski yerine geliyor…  Her zaman aslına dönüyor. Bu da bir huy demek…

                      Kalender Çekirge’nin yaşam saltanatı
                      Bu onun gizem dolu  bir başka sanatı  

Kalender Çekirgeyi seveceksiniz. Aslında bu efsane yaratık, yaradılmışların en güzeli… Yeryüzünde Adam gibi yürüse onu sevmeyebilirdiniz. Devamlı atladığı için ona hayran olacaksınız… Oradan buraya, şuradan oraya, ama hep size doğru atladığına onda kendi benliğinizden bir şeyler bulacaksınız. Ben fazla konuşmayı sevmem, yazmaktan da hiç hoşlanmam. Bakın Kalender çekirgeye dikkatle… O size, sizi anlatacak… Haydi hayırlısı olsun. Kalender Çekirgeyle güzel günler, sizlerin olsun.

                     Çekirgelerin şahı Kalender Çekirge,
                     Canbazların hayranı Kalender Çekirge.

HerÅŸey uluorta konuÅŸulmaz

220px-niyazisayin.jpg

Biri bana –Niyazî Sayın’la tanışıyormusun ?  dedi. Cevap vermedim, hafifçe güldüm. Anladı mı acaba ? Keşke bu kişi, bana bu soruyu sormadan önce, fakirin yarım yüzyıllık yaşam öyküsü hakkında bilgi sahibi olsaydı. O zaman böyle bir sorunun anlamsızlığı ortaya çıkabilirdi. Ve bu insan, o sorusu ile  beni derinden yaraladığını fark edebilirdi.

Bana birisi Niyazî Sayın’ı soracağına –Yaşıyor musun ? diye bir soru sorsaydı, daha iyi olurdu. Çünkü benim yarım yüzyıllık yaşantımın başlangıcıdır Niyazî Sayın. Ben bu yörede Niyazi Sayın’la gözümü açtım. İstanbul’un ve özellikle Üsküdar’ın şimdi sislenmiş ruh iklimine, Niyazî Sayın’la adım attım. Bu konuya burada değinmek bana utanç veriyor. Çok yüce, çok, derin, çok değerli bir konudur bu. Pek Uluorta konuşulmaz.

Onu ilk defa ellili yılların başında İstanbul Radyosu’ndan yükselen ney taksimleri ile tanıdım. O yıllarda TRT yoktu. Beyoğlu’nda Büyük Postahane’nin üzerinde yayınlara başlayan İstanbul Radyosu, 1948’de yapılan şimdiki binasına taşınmış ve Ankara radyosu’nun çelimsiz sadasının yanında Mahrusa-i İstanbul’un gür sesi olmuştu. O yıllarda yıkılan İmparatorluk kültürünün eski başkentte yaşayan son temsilcileri, başta müzikle uğraşanları olmak üzere tümü o kuruluşun çevresinde toplanmışlardı. Sanki İstanbul Radyosu farkına varmadığı bir misyonla doluydu.

Bu gün ana stüdyo’nun kapısında adı görülen, Tanburî Cemil Bey’in oğlu Mes’ut Cemil’in başını çektiği bir grup insan, bu Radyo istasyonunu, dağılmış bir kültür mirasının son kalesi olarak ayakta tutmaya çalışıyordu. Halkın yanlışlıkla Doğucu’larla Batıcı’lar olarak adlandırdığı iki coğrafyanın en değerli insanları burada iç içe yaşıyorlardı. Bir büyük tanbur ustasının devamı Mes’ut Cemil ile Osmanlı’nın son yüzyılında gelişmiş Batı tarzı musikinin, Muhiddin Sadak, Cemal Reşit Rey gibi efsane isimleri her gün aynı koridorlarda, odalarda karşılaşır derin müzik sohbetleri yaparlardı. Stüdyolarda hazırlanan ve halka ulaştırılan yayın, bu binadaki müzik faaliyetinin pek ufak bir parçasıydı.  

Niyazî Sayın bu ocakta yetişti. Ancak O’nun bir başka temel direği daha vardı: Üsküdar’da Sultantepe’de Özbekler Tekkesi… Milli Mücadele tarihinde adını duyurmuş bu Dergah, o sırada cemaatini kaybetmemişti. Yine toplantılar yapılıyor, Mesçit’te namazlar kılınıyor, Evrad’lar, Mevlut’lar ve Silsile-i Nakşiyye-i Halidiyye okunuyor, Hatimler indiriliyor, Hatme Hace taşları torbalarından çıkarılıp gözü yaşlı ihvana dağıtılıyordu. Muharrem ayının onunda aşureler pişiyor, Kandil geceleri çerağlar yanıyordu. Tek bir fark vardı: Asırlık Vakıflar dağılmış, Laik Devlet’ten tahsisat kesilmiş, masraflara katılan gönüllüler en ganîsinden en fukarasına kadar keselerinin ağzını açmışlardı. Dergah devam ediyordu.

Niyazî Sayın bu Dergah’ta başta İskele Camii imamı Nafiz Amca, Eşref Ede, Süleyman Erguner, Yer altı Camii imamı Ali Üsküdarlı olmak üzere o çağın tüm gönül ehlini tanıdı. Şeyh Necmeddin, Ebrucu Mustafa ve daha pek çokları onun gönül hazinesinin önderleri oldular…Niyazî Sayın’ın musikî zevki büyük ölçüde Ali Üsküdarlı Hoca’ya dayanır.

Niyazî Sayın’ın ney’de başlıca kaynağı Resim Heykel Müzesi’nin o zamanki müdürü ressam Halil Dikmen’dir. Meşki Galata Mevlevîhânesi Neyzenbaşısı Emin Dede’den  gelen Halil Dikmen, çağının en büyük neyzeniydi. Şah ney’den başkasını üflemezmiş. Ben tanımak şerefine ulaşamadım, ama pek az olan kayıtlarının tümünü dinledim. O bir şahikaydı.

Beni Özbek şeyhi ile tanıştıran Niyazî Sayın, o yıllarda Stüdyo’da taksim ederken saz arkadaşlarının nasıl olup ta  kendilerini yerden yere atmadıklarını hep merak eder dururdum. Birkaç yıl sonra ben de o çevreye girdiğimde işlerin aslını öğrendim. Şimdi emekli oldum. Oralardan uzaklaştım. Aradan zaman geçti. Yine merak etmeye başladım. Acaba İnsanlar o zaman o ney sesini duyduklarında, neler hissedelerdi. Şimdi neredeler ? Hoşçakalınız.      

Bir kırıntı ışık

414px-gluehbirne_2_db.jpg                     

-İngiltere’de okuyan o kıza çok kızdım,  Gaaak. Guruk.
-Neden ?
-Bana “adaletsiz karga� dedi…
-Sen adaletsiz karga mısın ?
-Hayır değilim, adaletsiz olan Anayasa mahkemesi başkanı…
-Ne…ne… gaaak, guuk, guruk, takır, çakır…bakır,  sus uğursuz karga, mendebur karga, pis karga başımıza iş çıkaracaksın,  kapa kara gaganı. Başka yerde söyledin mi bunu ?
-Hayır söylemedim, ilk sana söylüyorum…
-Ben Ergenekon muyum ? neden bana söylüyorsun ? Sus… Sana kapa gaganı dedim, bak nasıl yüzüme bakıyor ? guuuk guk. Tak, tuk, şıııırr…  (adrenalin salgısı)

-Ne var ? ne oldu ? neden o kadar kızdın ?

-Sen anlamazsın…Gaak.Guk Takırrrr.

-Anlat da anlıyayım…

-Anlamazsın dedik ya…

-Biraz anlat, biraz anlatma…

-Olur‘la Olmaz’a benzedin, Hayır, anlatmayacağım, üstüme varma…Bu gün git yarın gel, tak tuk takırrr.

-Fazilet sıktın ama, sen ne ukala kargasın, kasıntılı kibirli nalet karga, kendini ne zannediyorsun sen ?

-Ben Türkiye’nin kargasıyım, bu yörede neler olduğunu bilirim…

-Senin kadar ben de bilirim… Senin bilmediğini de bilirim…

-O zaman sen söyle neden kızdığımı, hadi durma anlat, aç o kirli gaganı. gaak guk.

-Bilsem söyleyeceğim, ipucu ver, senin damarın tuttu… İster söyle, ister söyleme…

 

Rezalet bir şeyler olduğunun farkındaydı, Faziletle birlikte ulaşamadığı, anlayamadığı bir takım olayların taaa içinde yaşadıklarını fark ediyordu. Ortada koskoca bir bilinmez vardı. Gizli kapalı bir hengame  karşılarında duruyordu. Neresinden baksalar içini göremiyorlardı. Bir ara gagalayıp bir delik açmayı düşündüler. Sonra vaz geçtiler. O ortada duran neyse ? kendini çok iyi savunuyor, kimseye fırsat bırakmıyor, geleni geri çeviriyor, saldıranın başına işler açıyor, doğduğuna pişman ediyordu… Ama o neydi ? neye benziyordu. Bunca yıllık kargalar etrafında dönüp duruyorlar,  başlarını sokacak delik bulamıyorlardı.

-Sen anladın mı ? dedi, Fazilet. Rezalet devam etti:
-Hayır anlamadım gaaak guuk,
-Biraz daha yakından bak…
-Bakıyorum anlaşılmıyor…
-Birşeyler uydur… Tısss (Karga gülmesi)
-Bu kahve falı mı ?
-Hayır Türk adaleti…Gaak,guuk.
-Fazilet şimdi de sen saçmaladın… Bu işler bizi aşar biz kargayız… ne bilelim adaleti…madaleti
-Karga olduğunu biliyorum, seni Yaradan da biliyor, ama belki kara gaganın arkasındaki kara kalbinde bir kırıntı ışık kalmıştır…

-Benle uÄŸraÅŸma Fazilet git karşıkı dala kon, bu gün fenayım üstüme gelme, kafamı attırma yamulturum seni…
-Neden, ne oldu ?,
-Bilmiyorum bir şeyler içimi kemiriyor ?,,.
-Sen yaşlandın…
-Sen genç mi kaldın ?
-Hayır geç kaldım, gaaark, guruk, takır, tısss, tısss. Ihı…Ihı…Ihı…

Örtmez Hakk yüzün

evren_5.jpg

Derman arardım derdime,
Derdim bana derman imiÅŸ.
Bürhan sorardım aslıma,
Aslım bana bürhan imiş. 

İşit Niyazi’ nin sözün,
Bir lahza örtmez Hakk yüzün.
Hakk’tan ayrı bir nesne yok.
Gözsüzlere pünhan imiş.

                           Niyazî Mısrî

Sola bakmak haramdır

mevlana.jpg

Ay yüzlü sevgilim,

Her zaman saÄŸ taraftan parlar.

Sağ taraftan yüz gösterirdi.

Bir gün ona “sola bakmak haramdır� dedim.

Bu kez o ay yüzlüm,

Sol tarafını da süsleyince,

Dedim ki: “Sol da sağ da

Sevgiden ibarettir”.

Her tarafta,her yerde

Hakk’ın sırları görülmektedir.�

 

                                Mevlânâ


Son Yorumlar