
Batıda yetişmiş Mevlana aşıklarından, Mesnevi mütercimi “Havva hanım” lakaplı Mm. Eva de Vitray Meyerovitz ile bir zaman Konya’nın Sille kazasındaki kaya kiliselerini ziyaret ediyorduk, bir taraftan da konuşuyorduk, lafın bir yerinde Eva hnm. Dedi ki: “ Kelamcılardan hoşlanmıyorum, tasavvuf bana yetiyor…” Aradan uzun yıllar geçti. Eva hnm. dünyasını değiştirdi. Vasiyeti üzre Konya’da Üçler Mezarlığı’ na girdi. Şimdi bir zat-ı şerif zuhur etti. Adını “Sufi-kelamcı” koymuş. Anlamadım..
Eva Hnm.’ın sözlerini hatırladım.Söz ve yaşam arasındaki farkı yeniden düşündüm. Şaşırdım. Bu tamlamanın hiçbir anlamı olmadığına karar verdim. Bu bir ucube yaklaşımdı. Aslında “sufi” fazla konuşmaz, içe dönük ve her an kendi kendisi ile hesaplaşan aziz bir Tanrı kuluydu. Kelamcı ise habire konuşan, ne dediğini kendi de bilmez, dinleyen de anlamaz, sufilerce sevilmez bir tuhaf yaratıktı. Ne demekti “Sufi-kelamcı” hem susan hem konuşan… yani hem suskun balık, hem kükreyen arslan… Az zamanda Nerelere gelmiştik Yarabii..
Tam kırk yıl önce, 1969 mayısında minyatür üstadı bayan Ülker Erke’nin Londra’da okuyan bir arkadaşı İstanbul’a gelmişti. Bu hanım İngiltere‘de tanıdığı Gürdjieff’çi bir grubun Mevlevî usülü sema öğrenmek istediğini söyleyerek kendisine yardımcı olunmasını istiyordu. Devrin tanınmış Mevlevi şeyhi Mithat Bahari Beytur ile görüşüldü. Mithat bey Sema öğrenmek için Mevlevi olmak gerektiğini bunun için de “İslam olma” şartını koydu.
İngilizlerin sema öğrenmek için müslüman olmaya niyetleri bulunmadığı anlaşılınca konu Yenikapı Mevlevihanesi son şeyhi’nin küçük oğlu Resuhî Baykara’ya açıldı. Resuhî bey “Müslüman olma şartını” koymadı. Bayan Ülker Erke’nin Kadıköy’de Çiftehavuzlar‘daki evinde yapılan ve benim de hazır bulunduğum bir toplantıda, Resuhî bey’in Londra’ya giderek “Gurdjieff mouvement” leri yapan Dr. Ross grubuna sema öğretmesine karar verildi..
Aradan yıllar geçti. Amerika’da Helminski adında Türkiye‘ den icazetli olduğunu söyleyen bir şeyh çıktı. Aşırı şöhret kazandı. Sorulan bir soru üzerine ”Mevlevi olmak için islam olma ön koşulu gerekmez” dedi. Az zamanda nereden nereye gelmiştik Yarabbii..
Türkiye’de zamanlar değişip Konya’da Mevlana anma törenleri başladığında, ülkenin pek çok yerinde hâlâ dervişlik geleneği yaşayan “masum ve mazlum” kişiler kafileler halinde bu şehre akın ettiler. O yıllarda henüz yabancı meraklı turist şebekeleri ortada görülmüyordu. Konyalı‘lar ise uzun terör yıllarının baskısı ile her biri bir kenara sinmişti. Sadece Mevlana Dergahı’nın en eski dervişlerinden olan Mehmet Dede’yi nasılsa hademe kadrosuna almışlar, müze yapılan Dergahta kalmasını sağlamışlardı.
Kısa bir zaman sonra o da Hakk’a yürüyünce şehirde Mevlevi sıfatlı “dede” denecek kimse kalmamıştı. Bunun üzerine bir “Dede” arandı. Dergahlar sırlandıktan sonra Türbe-i şerife yakın bir yerde aşçı dükkanı açarak maişet derdine düşen bir dedecik bulundu. O’na Çelebi Efendi’nin rahmetli valideleri İzzet yenge tarafından “Aşçı Dede” görevi verildi.
Bu yeni aşçı Dede her sene Şebi arus’ta Çelebi ailesi adına helvalar döker, davetler yapardı. Dedecik sonunda “Süleyman Hayati Dede” ünvanı ile Mevlevi camiasının “Aşçı Dedesi” olup çıktı. Şimdi başta Helminski olmak üzere tüm Amerikan şeyhleri ondan icazetli olduklarını gururla anlatıyorlar. Oğlu Celaleddin Loras Amerika Birleşik Devletlerinin bir numaralı Mevlevi şeyhidir. Her ikisinin de “Himmetleri hâzır ola..”
Son zamanda pek çok öğrencileri olan bir sema heveslisine boş bulunup “ayin yapıyor musunuz ?” diye sormuştum. “Hayır biz gösteri Mevlevisiyiz” demişti. Az zamanda nereden nereye gelmiştik Yarabbii..
Daha nerelere gideceğiz acaba Yarabbii ? ..
Gösteri mevlevileri en son Kültür başkenti etkiliklerinde boy gösterdi.Mercandede konserinde kadın-erkek semazenler birlikte
dansöz gibi dönüyorlardı (Sema ediyorlar yazamadım)
Az zamanda nereden nereye gelmiştik Yarabbii..
Daha nerelere gideceğiz acaba Yarabbii ? ..
Bundan sonraki aşamanın ne olacağı merakı içindeyim…
Allah sizden razı olsun. Ne kadar da güzel anlatmışsınız! Allah gösteriden, göstericiden ve onların gösterdiklerinden korusun. Amin Yarabii ?…
Sayın Üstad,
Mevlevi ayinlerini daha çok insana ulaşmak gayret ve maksadı ile Dergâh’lardan spor salonlarına ve festival sahnelerine kitlelerin gözleri önüne taşırken, bugün varılan noktayı kestirmek, tahayyül etmek mümkün değildi mutlak. Heyhat bugün ayin niteliğinden uzak ayin gösterisi yapan bugünün bahse konu sahne erbabını görünce bu konuda bir özeleştiri gereği duymalı mıyız. Beyazıtta ud ve darbuka ile ruh yerine bedeni oynatan facia bir müzik ile dönerlerin müşterisi kimlerdir. Ne ruha ne göze hitap edemeyen bu ucube gösteriye kimler neden müşteri oluyorlar. Bu kimin görev alanına girer. Kim denetleyecek Kültür Bakanlığı’mı, Diyanet işleri ve müftülükler mi, Rekabet Kurulu mu. Neler oluyor Ya Rabbiii…
İşte sizin şimdi yaptığımız denetimdir. Elbette kimse denetlemeyecek sadece gönül sahiplerinin denetimi esas olacak. Öteden beri söylüyoruz, Sema’nın nerede yapılması gerektiğini Sema’nın ciddiyetini bilenlere sormalı, diğerlerinin de yaptığına “sema” dememeli o kadar. Çağımız yasaklamalar çağı değil, hem iyiyi hem kötüyü gösterme çağı, Kötü olsun ki, iyinin değeri anlaşılsın. Kötü iyiye basamak oluyor. Darbuka ve utla yapılan sema’nın sema olmadığını bilmek için onu yasaklamak değil, tersine göstermek gerekir. Bu bir “dialektik: tenakuz” kuralıdır. “Mefhum u muhaliften mefhum u sahih’e” yönelmek. Bilen bilsin, bilmeyen da narına yansın. Terbiyeyi terbiyesizden öğrenmek gibi.