
Nazik bir davet ve cevabımdır:
Hocam sizden rica etsek bir günde bizim Sufi entelektüel Toplantılarımızda bir tebliğ sunabilir misiniz. Bizim konular biraz daha Akademik orjinli oluyor. Konular biraz daha master ve doktora tezlerini tartışmaya yönelik oluyor. Örneğin Hz. Mevlanada uluhiyyet Anlayışı Konusunu işliyeceğiz Mart Ayı boyunca.Nisan Ayında Mevlanada Nübüvvet Anlayışı irdelenecek. Sizinde bize katkı yapabileceğinizi biliyoruz. Eğer ki vaktiniz müsait olduğu bir gün onur konuğumuz olursanız bizi şereflendirirsiniz. Saygılarımızla…
Cevap:
Yıllar önce bir toplantıda Mevlana’yı Einstein’ın on üçüncü yüzyılda yaşamış modeli olarak sundukları günden beri entellektüel ve akademisyenlerle ilgim kalmadı. Mevlana’nın eşiğinde bir derviş olarak yaşamayı tercih ettim. Akademisyen ve entellektüel dostlarla birlikte Üsküdar’da Özbek dergahına buyurun tebliğimizi pilav şeklinde sunuyoruz. Başarılar dilerim
Mevlana’yı Einstein olarak sundukları derken Nezih Bey? Fantastik matematik problemleri mi çözüyormuş kendisi zamanında?
Her çeşit problem… O yıllarda Mevlana’yı değerlendirmek için mutlaka tanınmış batılı bir ilim adamı ile eşleştirmek veya bilimsel bir bulguyu asırlar önce Mevlana söylediydi demek adetti. Din ve tasavvuftan neş’esi olmayan skolastik takım başka laf bilmezdi. Bu yolu açanların başında Dr. Haluk Nur Baki geliyordu. O zat “mikrobu Mevlana buldu” derdi. Pek haksız da sayılmazdı, zira hz. Pir bir yerde “parmağımın ucunda zerrelerin ağızlarını açarak birbirlerini yuttuğunu görüyorum” dediğini okumuştum. Ben bu çeşit zorlama yakıştırmalardan hep nefret etmişimdir. Bahsettiğim toplantı Beyoğlu’nda Pamukbank’ta oldu. Orada rahmetli Celaleddin Çelebi Mevlana’nın “kuantum fiziği” bildiğinden söz etti. Konferans masasında üç kişiydik: rahmetli Şefik Can, Çelebi ve ben. Çelebi konuşmasından sonra Şefik Hocayı da o minval üzere bir konuşmaya teşvik etti. Ben dayanamadım. “Benim için Mevlana huzurunda akıttığım göz yaşıdır, siz burada onu Anştayn’ın on üçüncü yüzyılda yaşamış modeli ilan ettiniz ” diyerek masayı terketmiştim. O günden sonra yollarımız ayrıldı. Sonraki yıllarda tasavvuf benim için akıl, düşünce, teknoloji falan filan değil sadece “aşk” olmuştu. Selam.
Yakın zamanda bir kitap okumuştum, kuantum fiziği ve tasavvuf adında.Ben kuantum fiziği ne diyor bu bağlamda onu merak ediyordum, kitaptan faydalandım, kitabın adı ayrı bir eleştiri mevzu, değinmeyeyim.Fakat birşey fark ettim, bu bir dil; yeni gelişen veya farklı türlü düşünce tarzlarının dili, bu dili alıp çevirme ihtiyacı duyuyorlar.Başka kitaplarda da rastlıyorum; bakın diyor bu şuna karşılık geliyor, aslında aynı şey…gibi, gerçekten düşününce hak verebiliyorsunuz.
Belki bu farklı yollardan gelen insanlar için anlamlıdır, sizin gibi zaten onu duyup bilenler için değildir diye düşünüyorum.
Hocam bahsettiğiniz garabetler son dönemde o kadar çok arttı ki sizin gibi doğru tesbitler yapan alimlerimizin sayısının az oluşu insanı üzüyor.Kendisini mevlevi şeyhi olarak tanıtan bir kişi bulundukları ortamda Kuran tilaveti yapılmadan önce hafız euzü besmele çekince dur demiş.Bizim olduğumuz yerde şeytan olmaz…Kadın erkek beraber sema yapmalar gibi daha nice acayiplikler modern çağın bize bir hediyesi galiba.Batıyla kendimizi kıyaslamadığımız tek konu “aşk ve muhabbet” kalmıştı onu da sonunda başardılar.Bu da daha beter bir sömürü örneği affınıza sığınarak linki veriyorum.Saygı ve hürmetlerimle…http://www.lightmillennium.org/isikbinyili/yaz_02/mevlana_yuce_vakfi_1kasim.html
Eyvallah üstad. Eyvallah…
Sayın Çınar
“Euzubesmele” konusunu biliyorum. Onu söyleyen zatı da iyi tanıyorum. “ben burada iken şeytana ne luzum var..” demek istemiştir. Şeytanın ta kendisidir. Mevlevilik içinde bir beladır. Polemiğe girmemek için fazla üstelemiyorum. Bilen bilsin. Kuşadalı Hz. “Mukallidin tacı tahtını başına geçirmek de tarikat vazifesidir” diyor. onun için bu kadar söyledim. Şükür ki bu ülkede “Satanizm”le tarikat farkını bilecek insanlar var. Ölçü bellidir : Yesevi Hz. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” dedi Slm.
Sayın Çınar
Link’inizi aldım. Okudum. Uzun zamandır bu işleri izlemiyordum. Son durumu öğrendim. İyi oldu.”Dinleri birleştirme söylemi çok eski bir yahudi dolabıdır” Dinlerin “500 yıl önce birleştiğini” bu zevat henüz öğrenemedi. Yıllar önce beni böyle bir toplantıya çağırdılar. Davet sahibine ağzıma geleni söyledim.
-Bu dediklerini orada söylermisin ? dedi.
-Söylerim.. dedim.
Kalktık gittik. Taksimde Sheraton mu nedir ? orada bir otel, koca bir salon. Her milletten adam. Salih Tuğ toplantı başkanı, rahmetli Kasım Gülek onur üyesi. Bana da kenarda ayrı bir oda açmışlar üzerinde ingilizce “the personal opinion of mr. Uzel” yazıyor. Üç beş kişi toplanmış,Çıktım kürsüye, açtım ağzımnı yumdum gözümü. “Bu içerde toplananlar 1500 yıllık bir ilhadın temsilcileridir, kafir ve haindirler” dedim. Daha neler neler söyledim. Hep dinlediler. Çıkarken biri 100 $ uzatıyor
-Ne bu ? dedim
-Konferansçı parası, dedi.
O gün bu adamlardan tiksindim ve korktum. Bunlar kendilerine sövene de para veriyorlardı.
Selam ve sevgiler. Sayın Çınar. Aldırmayın siz, bu iş daha pek çok sürer. Rabbim “ehli sünnet vel cemaatten” ayırmasın. Üst tarafı boş hikaye..
Eyvallah hocam.Aşk-u niyaz ederim..
Efendim;
Affınıza sığnarak o konferansçılara muhabbetle bakıp gülümsüyorum. Belki de ağlanacak gidişatlarına.
Hürmetlerimle Efendim.
Herkes kendine sığınmış, gerçeği kendi içinde arıyor. Yollar eşyanın sayısınca.. Doğrusu, ya nasip.
Sayın Ustad, görüştüğünüz bir yayınevine buradaki bilhassa sizin seçtiğiniz konulardaki makaleleriniz ve aynen altlarındaki soru,yorum ve sizin tamamlamalarınıza da yer verseniz, keyifle okunacağına şüphe duymuyorum. Aynen Dersaadetten Istanbul’a, Adriyatik’ten Çin Seddine’de oldugu gibi. Zira bir sebepten bir kaç gün için siteye uğranmaz ise bir takım önemli yorumlar hızlıca akıp gidiyor ve sizin sağ üst tarafa koydugunuz 5 kalemlik son yorumlar bölümünden de düştüğü zaman bir daha onlardan haberdar olmak mümkün olamıyor. Oysa makaleleriniz kadar, sonrasında yorum bölümünde okuyucuya cevaben verdiğiniz anekdot, hatırat ve ek yorumlarınızın da kaçırılmaması gerekiyor, kanaatindeyim. Muhabbet ve hurmetlerim ile bilgilerinize sunarim.
İlginize teşekkürler sayın Adil Bora, benim otuz iki yılda şimdiye kadar yayınlanmış telif-tercüme otuza yakın kitabım var. Hepsi kültür ağırlıklı önemli belge kitaplar,birkaç tanesi birkaç baskı yaptı. Fakat emin olun ben şimdiye kadar bundan daha kısır bir yayın hayatına tanık olmadım. En çok ümitlendiğim “Yüzbaşı Bennett” in kitabı dahi 1000 tane bile satmadı. Artık kimse kitap okumuyor.Eskiden yayınevleri sıraya dizilirdi, şimdi arayan soran yok.. Sadece medyaya çıkan kitap satıyor. Müzik olayı da aynı, CD yayınlanmıyor.Ne yerli ne yabancı tamamen durdu.Başladığımız büyük değeri olan diziler yarıda kaldı. Bulabilene aşkolsun. İki kanaldan da ağır darbe yedik. Müslüman mahallesinde kurbağa salyangoz satar olduk. Köre renk, sağıra ahenk gerekmiyor. Geriye bir tek WEB sayfası ve Facebook kaldı. O da şımarık asrın tatsız, tuzsuz, ruhsuz, neş’esiz bir acaip tahavvülat-ı külliyyesi. Slm.
Ziyadesi ile haklısınız. Lakin karların arasından bas veren kardelen çiçekleri, küllerinden doğan Zümrüd-ü Anka kuşu, Güneş’in hiç vazgeçmeden her sabah yeniden doğuşu tüm bahsettiğiniz olumsuzluklara rağmen umut ve ilham veriyor insana. Allah sonumuzu hayır etsin.
Adil Bey, Nezih Bey’in yorum aralarında bizlerle “paylaştıkları” bile çok çok kıymetli. Bunlar gelecek nesillere nasıl aktarılır? Ne olur, valla benim de aklıma bi şey gelmiyor…
Sayın Selime hnm.
Tekrar “kuantum fiziğine “dönelim. Konu karıştı üzerinde duramadım. Bu sözü ilk defa Dr.Adnan Adıvar’ın “Bilim ve Din” kitabında okumuştum. Aradan yıllar geçti, merak eder dururum. Tasavvufla olan ilişkisini veya benzer noktalarınnı biraz daha açarmısınız ?
Kuantum fiziğine göre bir maddenin iki türlü hareketi var, bir dalga birde parçacık.Birde evren tek bir enerji alanında bütünsel bir dalga kabul ediliyor.Bahsi geçen ikilik insanın düşünce yapısı içinde mevcut deniyor; insan ya bakışında/davranışında dalgasal yada parçacık olabiliyor.Dalgasal olduğunda; bütünsel oluyor,varlıktaki birliği görüyor, parçacıkda; ben-öteki ayırımı yapıyor, ben merkezci oluyor ve dalga yapısını çökertiyor.İşte tüm bunlar tasavvuf içindeki ‘insan’ ile ortak olarak görülüyor.
Birde ilginç olabilecek birşey gene, evrendeki holografik kayıtlar üzerinde duruluyor, misal insanın ayak tabanında ve kulağında insanın vucudunun haritasının bulunuşu gibi..insan bütün kainatın holografik kaydına sahip; bu sayede esma-i hüsna yıda barındırıyor şeklinde paralellik kurulmuş.
Başka şeylerde vardı elbet fakat bunları kuantumun da ifade ediyor oluşunu dikkate değer bulmuştum.
“Allemel esma” yı söylemiş, neredeyse ölüme çare bulacak. Kimden çıkmış bu “kuantum” ?
Hepsi bir yana bugünlerde söylediğimiz her sözün yaptığımız her amel’in kaydının tutuluyor olması içimi ürpertiyor. Ne çok boş konuşmuş ne çok işe yaramaz meseleye vakit ayırmışım meğer, ürperiyorum düşününce. Yaradan’a hesabımızı kolay verebilmeyi niyaz edelim. Cümle günahlarımız af, naçizane hayırlarımız sevaplarımız kabul ola. Amin.
Efendim,
Bir arkadaşım, sesin, sözün ve görüntünün kayıt altına alınmasıyla birlikte “kötülüğün kaybolmadığı” bir çağa girildiğini söylemişti… Ürperti verici bir tespit … Bugünün mürebbilerinin, yol göstericilerinin bu hakikati de göz önünde bulundurarak “yeni şeyler” söylemeleri lâzım.. Yani ne bileyim, şu internetin bir fıkhı, muamelâtı, adâb-ı mu’aşereti olsa nasıl olur gibi şeyler… Komik mi duruyor, yoksa gerçekten bu dosyaları zihnimizde açmamızın vakti geldi mi?
:)
Ben kim çıkarmış hatırlamıyorum, bilen varsa buyursun.
Maddeyi maddede çözmek; nafile bir çaba… Bu işin başı düşen bir elmadır yada kurnada yüzen tas, sonuda kuantımdur tabii. Ademoğlu er yada geç vazgeçecek bu sevdadan. Yolun bir yere gitmediğini her tarifin “bir tek” yeri işaret ettiğini anlayacak, anlayacak ve vazgeçecek.