nezihuzel için Yazar Arşivi

Vakt oldu temam

muh1.jpg
Âmine eder çü vakt oldu temâm
Kim vücûda gele ol hayrül enâm

Sûsadım gâyet harâretden katî
Sundular bir câm dolusu şerbeti

Şerbeti karşımda tutdu hûriler
Bûnu sana verdi Allâh dediler

Kardan ak îdi ve hem soğuk idi
Lezzeti dâhi şekerde yok idi

İçdim ânı oldu cismim nûra gark
İdemezdim kendimi nûrdan fark

Geldi bir akkuş kanâd ile revân
Arkamı sîgâdı kuvvetle hemân

Doğdu ol sâatde ol sultân-ı dîn
Nûra ğark oldu semâvât-ü zemîn
                     “Vesilet ün necat”

                      Süleyman Çelebi
                      Bursa 13.yy.

Kıbrıs’ın kirasını verin..

kibris.jpg Kıbrıs adası 1571’den beri kılıç hakkı, fetih toprağı şanlı Osmanlı ülkesinin 300 yıllık bir parçasıyken onu oradan söküp çıkaran 1800’lerde ülkemizde İngiltere’yi temsil eden  sir Henry Layard’dır.

Kendisinden önceki büyükelçi Lord Stratfort Canning’in yetiştirdiği başarılı diplomat Layard,  93 Harbi faciası ile uğraşan Osmanlı devlet adamlarını “Kıbrıs’ı verirseniz sizi Rusya’ya karşı koruruz” diyerek kandırmış ve Yeşil Ada yıllık 92.000 altına  Büyük Britanya imparatorluğuna kiralanmıştı.

Kıbrıs Adasının geçici olarak İngiltere’ye bırakılması konusunu görüşmek üzere devrin Osmanlı hükümeti İstanbul’da  70 kişilik bir “meclis-i Mahsusa” toplamıştı. Bu mecliste sürdürülen müzakereler sırasında Bursa delegesi Hasan Basri efendi şunları söyledi : “Menafi mevhume için zararı maktû ihtiyar olunamaz.” Siyasi tarihimize geçen bu cümlenin bu günkü şekli şudur : “hayalî bir çıkar için kesin bir zarar kabul olunamaz..”

Hoca efendi şunu demek istemişti “ kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez ama eldeki tavuk da geleceği kuşkulu kazdan iyidir” Ve Hoca’nın dediği çıktı. İngilizler vaadlerinde durmadılar, Rusların İstanbul kapılarına kadar ilerleyişlerine engel olamadılar. Kaz uçmuş tavuk da elden çıkmıştı.

Kıbrıs’ta İngiliz geçici hakimiyeti Birinci Dünya Savaşına kadar devam etti. 1914’de başlayan bu savaşta Osmanlı Devleti İngiltere ile karşı karşıya geldiği için İngilizler Adayı ilhak ettiler. Adadaki İngiliz egemenliği tarih farkıyla 93 harbi olarak adlandırılan 1877 Türk-Rus savaşı’ndan 1914’e kadar 37 yıl sürmüştür. Merak ediyorum acaba İngiliz hükümeti  bu 37 yıl içinde Ada’nın 92 bin altın değerindeki kira parasını muntazam ödedi mi ? Yoksa o paralar  kasada mı kaldı ?

Çanakkale savaşı sırasında İngiliz ordusu donanmanın üslendiği Gökçe Ada ile savaş bölgeleri arasında deniz altından bir telgraf hattı kurmuştu. Ankara’da Cumhuriyet kurulduğunda Türk hükümeti artık kullanılmayan bu hattı para ile satın aldı. Ankara hükümetinin gösterdiği bu ahlaki davranışı acaba İngiliz hükümeti de göstererek bize o 37 yılın hesabını çıkarabilir mi ? Kira ödenmedi ise şimdi ödemeyi düşünür mü ?

Osmanlı devletinin işlediği farzedilen sözde bir  “soykırım “ faciasını Cumhuriyet hükümetine fatura eden Batılı dostlarımızın da Osmanlıya olan taahütlerini Cumhuriyete ödemeleri gerekmiyor mu ?  Aksi halde Büyük Britanya Devleti kiraladığı eve el koyan bir hırsız durumuna düşmüyor mu ?

Kıbrıs’ı çoran edip İngiltere’ye hediye eden sir Henry Layard aynı zamanda uluslar arası bir eski eser kaçakçısıdır. İstanbul’da Sahaflar çarşısında bulduğu eski bir yağlıboya resmi satın alarak yasa dışı yollardan ülkesine kaçıran adamdır. O resim bu gün Londra’da “National Gallery”de ressam “Gentil Bellini” salonunda bir duvarı süslüyor: Sultan Fatih’in ünlü tablosu.. Topkapı Sarayı’nda bulunması gereken bu resmin, İngiltere’ye taşınması önemli bir diplomatik olaydır.

Koca bir adayı kaçırıp götüren başarılı diplomat Layard için yağlıboya bir resmi kaçırmak herhalde zor olmamıştır. 1835’te Yunan krallığının kurulmasına ön ayak olan Layard’ın ustası Canning de, ada falan değil, koca bir ülkeyi kaçırmış ve sözlüğüne şunları yazmıştı “ Dağılmak üzere olan bu imparatorluk bu gün için yamalı bir boğçadır, isteyen istediği yerini rahatça koparabilir..” 

İngiltere’ye “büyük” lakabını acaba kim taktı ?   kirasını ödemeyen, oturduğu yere el koyan, ülke soyucu, vatan dağıtıcı, medeniyet kırıcı İngiltere’nin  acaba neresi “büyüktür”

Yazmak Neye Yarar

cel.bmp                                    Bu ülkenin şerefli aydınlarından Katip Çelebi üç yüz yıl önce yaşadı.O zaman şimdiki kadar gel-git yok ama, yine de Batı ülkelerinde de tanındı. Avrupalılar O’na Hacı Kalfa adını taktılar.
                     İstanbul’da,Unkapanı köprüsünü geçerek Bozdoğan Kemeri’ne doğru yürüyenler,oradaki plakçılar çarşısının gürültülü dükkanlarını geride bıraktıklarında sol tarafta, salkım söğüt ve kavak ağaçlarının serin gölgesinde Efendi’nin açık türbesini görürler…Bir Fatiha-i şerife okumalı…
                      Katip Çelebi bilgili, kültürlü, sezgili,doğuştan icazetli, feyizli ve vicdanlı bir adamdır.Devrin kötülüklerini  yorulmak bilmeden yıllarca sayıp dökerek, kitaplara yazarak, vaazlar, nasihatler vererek o zamanın Devlet  büyüklerine anlatmaya çalışmış ve bu alanda bir ölçüde başarılı olmuştur.
                      Bu günkü dille şu sözler O’nundur:
                      “Bu yazıp söylediklerimin devrin büyüklerinin kulaklarına gitmeyeceğini biliyorum. Ama yarın ahrette –neden sesini çıkarmadın diyecek olurlarsa kendimi kurtarmak için yazdım.”

                                                *                *                *
                      Katip Çelebi’nin düşüncesi sanırım bir hadis-i şerif’e dayanıyor.
 meali şöyle: “Bir yerde kötülük görürseniz onu önce elinizle düzeltin, olmazsa  dilinizle düzeltin, yine olmazsa o kötülüğe kalben iştirak etmeyin”
                      Bu hadisi yorumlayanlara göre kötülüğü eliyle düzeltecek olanlar  sorumlu devlet adamlarıdır. Dili ile düzeltecek olanlar ilmi irfanıyle tanınmış bilge kişilerdir.Kalben iştirak etmeyecek olanlar da geri kalan insan neslidir. Bu inanca göre Katip Çelebi ikinci sınıfa, yani bilge kişiler arasına giriyor.
                       Katip Çelebi  görevini yapıyor. Uyarı sorumluluğunu yerine getiriyor.İşin üst tarafına karışmıyor.Hal dili ile demek istiyor ki : “Ben söylerim görevimi yaparım, sen dinlersin görevini yaparsın, dinlemez de görevini yapmazsan o’na ben karışmam.Yarın Huzuru İlahî’de ben kendimi kurtarırım, sen başının çaresine bakarsın…”                  

                                        *                  *                  *
                        Katip Çelebi’ nin eğriyi-doğruyu görüp göstermede zamanın büyüklerine ne derecede tesirli olduğunu elbette bilemeyiz.Ancak yaşadığı Devletin o çağda ve O’nu takip eden bir buçuk yüzyıl içinde; başarıdan başarıya koştuğu ve şimdiki Amerika Birleşik Devletleri gibi herkesin imrenerek baktığı bir Devlet olduğu göz önüne alınırsa, bunda belki de O’nun da payı vardır. Şimdi bâzılarının “yağmacı” dedikleri O Devlet, altı yüz yıl yaşamıştı. Osmanlı İmparatorluğu önce bir hukuk devletiydi… Korku devleti değildi. Öyle olsaydı o kadar uzun yaşamazdı. Yeryüzü insanları bir eşkıya devletini altı yüz yıl yaşatmazlar.  Bu, eşyanın  da eşkiyanın da tabiyatına aykırı olur.                        
 
                                        *                     *                      *

                   Kötülüklerin hep birlikte yok olduğu, iyiliklerin topluca öne geçtiği bir devlet kurmak dünyada bu güne kadar kimseye nasip olmamıştır.
                    Devlet dediğin kötüleri sindirecek,iyilere yol verecek bir hayırlı kuruluştur.Bu kuruluşun öncelikle “kötüleri” tanımaya ihtiyacı var. .
                    İşte yazarın görevi bu noktada başlıyor…
                    Bir insan, yaşadığı toplumdan  “yazar” diye bir görev almışsa o insan bu görevini hakkıyle yerine getirmek zorundadır.
                    Yazılarının ne işe yaradığı artık onu ilgilendirmez.  
                    O yazmakla yükümlüdür.
                    Yazı yazılıp yayınlanınca görev okuyana geçer.                    
                    Hiçbir yazı boşluğa sıkılmış bir kurşun değildir.
                    Bir gün mutlaka yerini bulur.

                                         *                       *                     *
                     Batılı’ların Hacı Kalfa, bizlerin Katip Çelebi  adıyle tanıdığımız o ulu kişi, şu yaşadığımız çağda görev başında olan bu günün yazarlarına da ışık tutuyor.
                      “Göreviniz yazmak, sonra kendinizi kurtaramazsınız…”diyor.
                      Ve Hadis-i Şerifin doğrultusunda aydın ve vicdanlı olan herkese sesleniyor:
                     “Kötülüklere kalben iştirak etmeyiniz…”
                      Ayrıca Hazret oldukça çağdaş bir “demokrasi tekniğine” daha o çağda yeşil ışık yakıyor. Şimdi Batı’da hain iktidarlara onca korku salan “sessiz muhalefet” işte tam bu değil mi ?
                      Bu Efendi, çok eski çağlarda yaşamış…Olsun.
                      İnsan hayatının tam merkezinde yer alan gerçekleri bulup çıkarmanın eskisi yenisi mi olur ?

Not: Yazılarımın günlük görünüm oranı yüz’ü aştı. Bu mütevazı bir site için önemli bir sayıdır. Şükranlarımı sunarım. Ancak hiç yorum yok.. İlk zamanların yorum heyecanını özlüyorum. Emeklerin maksadına ulaşması için lütfen yorum yapınız.

Fener-Balat Sendromu

fenerr.jpg(arşiv’den)
Avrupa birliği İstanbul’un Fener-Balat semtini onarmak üzere 7 milyon euro ayırmış. Projenin adı “rehabilitasyon” yani “ayağa kaldırmak” Fener, şehrin en eski semtlerinden biri, Halic’in güney kıyısında yer alıyor.Burada vaktiyle “Fenerli Beyler” otururlarmış.

Ünlü Fener Patrikhanesi de aynı yörede yer alıyor… Hemen yanındaki Balat semti de Yahudi mahallesi… “Fenerli Beyler” İstanbul’un fethinde sonra burada kümelenen Bizans ahalisinin neslinden gelme… Devlet hizmetinde bulunuyorlar.

 Osmanlı Devleti Avrupa ile olan ilişkilerinde kendilerine güvenmiş… Tercümanlık görevi vermiş… Ayrıca Devletin Doğu Avrupa coğrafyasında yer alan vassal: bağımlı krallıklarına da bu ailelerden yöneticiler gönderiliyor… Oralarda İstanbul’a bağlı Voyvoda, Despot, Kral oluyorlar… Ancak Osmanlı yine de tedbirli …bir yaramazlık olmasın için o kişilerin oğul kardeş gibi yakın akrabalarını da Başkentte rehin tutuyor.

Fenerli bey’ler son yüz yıla kadar Devlete bağlılık göstermiş lakin Fransız İhtilalinden esinlenen Milliyetçilik rüzgarları onları da sarınca kendi ulusal değerlerine kapılmışlar. Fenerlilerin içinde Panayoti ailesi oldukça meşhur. Tercümanlık görevi üstlenen bu aile, Osmanlıya sonuna kadar sadakat göstermiş… Panayoti’nin mezarı Büyükada’da…

Fener, Ortasında Fener Patrikhanesi ile bir Ortodoks Hırıstiyan mahallesi, Balat Yahudi… Birbirine sırt sırta bu iki semtin evleri iki etnik grubun yaşam biçimine uygun olarak şekillenmiş…İstanbul’un diğer hiçbir köşesinde bulunmayan bu ev biçimleri, öteden beri yabancı mimarların dikkatini çekiyor… Bundan yirmi beş yıl kadar önce İngiltere’den gelen birileri bu evlerin resmini çekmiş ve Batı’ya tanıtmıştı…

Şimdi AB’nin de bir proje ile ortaya çıktığı anlaşılıyor… Ayrıca Fransızların Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Türk asıllı bir Fransız mimarına Fenerle ilgili bir çalışma yaptırıyor… Ben kırk yıl kadar önce Fener’e ilk gittiğimde Vodina caddesindeki evler henüz sağlamdı… Yıllar onları yıktı, bitirdi…

Oralarda Türkçe bilmeyen ve hâlâ Rumca konuşan yaşlı yaşlı insanlar vardı… Hepsi öldüler. Şimdi o evlerde yabancı işgalciler oturuyor… Kimse onlara dokunamıyor… Bazen beş on metre kare bir odada birkaç aile barınıyor… Bu kişileri buralardan nasıl çıkaracaklar ? Evlerin mülkiyetini nasıl tesçil edecekler ? Bilinmiyor…İdarenin işi oldukça zor..

İstanbul’un bunca haraben turab mahallesi ve semti varken, neden yurt dışından bazı kimseler ikide bir Fener lafı edip buraya paralar tahsis ediyorlar…? Kafalarında bir çeşit tedavi kabul etmez Fener-Balat sendromu var…Sanki bir gün Türkler İstanbul’dan çıkacak olurlarsa, yerlerine gelecek kişileri şimdiden saptamak gibi gizli bir tavırları var…

Kıbrıs konusuna kendi istekleri doğrultusunda yön vermeyi başardıklarına göre, acaba İstanbul’la ilgili bir şeyler mi hazırlıyorlar ? Aslında Fener’in mimarisi ve bu mimariyi ortaya çıkaran tarihsel-sosyal faktörler son derecede ilginç ve araştırmaya değer…ama acaba tek amaç mimarlık mı ? başka şeyler olmasın ? (Arşiv’den)

İnsan olma Pazarlığı

mevlana_62494.jpg

                    Mevlânâ ”gün ortasında hava karardı, güneşe bir şey mi oldu ?” dedi. Sonra anladı ; güneşte bir şey yok, kendi içi kararmış.
                     Az daha güneşi suçlayacaktı…
                     Kendini zor tuttu…
                     Sonra Tanrısına şükretti.
                     Kendi suçunu başkalarına yamayan insanlardan olmadığı için…
                     O anda Güneşin ışıkları içine vurdu.
                     Karanlıklar dağıldı.
                     Sabah olmuş gibi.
                     İçi serinledi Mevlânâ’nın
                     Duru pınarlarda yıkanmış gibi.

    
                      Çok eskilerde bir Orta Asya şiiri diyor ki:

                                  Bütün canlı varlıklar
                                  Karanlık tutkular yüzünden
                                  Kabuk içinde dünyaya gelmiş gibi
                                 Akılsız ve şuursuz bir haldeydiler

                      Bütün kötülükler işte o “karanlık tutkular” yüzünden çıkıyor.
                      İnsan ruhunu kabuk içine sokan da onlardır.
                       Vazgeçilmez “tutkular”
                       Sanki  onlarla beraber doğmuşuz…
                       Bizi “akılsız ve şuursuz” kılan tutkular.
                             
                        Dahası var…Biz bu karanlık tutkuları şimdilerde “yetenek” sanıyoruz. Hırsla,kibirle kabulleniyor,sahipleniyor ve onlardan “gurur” duyuyoruz. Onları paraya çevirenlerimiz de var.
                        “Karanlık bir tutkuyu” meslek yapanlarımız çoğunlukta…       
                         Ancak bu “karanlık tutkular” zevkli ve üretken görünse de içimizi öylesine acımasızca karartıyor ki, sıkıntılara düştüğümüzün sebebi onlar…
                         Gün ortasında güneşin kararması işte o…
                         Kahrolası bir kabuğun tam göbeğinde yaşayanlar, kendilerini “çağdaş medeniyetin” ilham  perileri yerine koyuyorlar. İğrenç bir savaşın en kızgın yerinde, soytarı varlıklarını, çok eski çağlarda yaşamış cihangir imparatorların kahraman askerleri gibi görüyorlar.
                                      
                         Başlarına gelen herşey kendi kusurlarındandır.
                         Bir başka Orta Asya şiiri bunu daha da açık anlatıyor :

                               Başta kin olmak üzere her türlü fesat
                               Ve pek çok sayısız tutkular
                               Akıl ve şuurlarını şaşırtarak
                               İnsanlara durmadan eziyet çektiriyordu.  
                        
                         Şimdi konu Mevlânâ Hazretlerinin içine doğan güneş gibi aydınlık kazanıyor.  Derdin başı “akıl ve şuur” eksikliğidir. O da “kin ve fesat” yüzündendir.
                          Büyük Yunus “Kini olanın dini yoktur” demiş.
                          Dünyamızı karartmanın ve ruhumuzu cendereye sokmanın bir gereği varsa, buyurun kin ve fesat üretmeye devam edin.
                          Bu bir pazarlıktır.
                          İnsan olma veya olmama pazarlığı…
                          Hak Yaradan cümle yaradılmışlara bu pazarlıktan kazançlı çıkmayı nasip buyursun.


Son Yorumlar