'Kaptanın seyir defteri' kategorisi için arşiv

Bilen varsa söylesin

Kaptanın Seyir defteri 
12 kasım 2008 çarşamba

Akşamüstü yine bitpazarı’na yolumuz düştü. Vakit oldukça ilerlemişti, kış geldi diye  saatlerle oynadılar ya, hava erken kararıyor. Gitsek mi ? gitmesek mi ? derken e-5’te bulduk kendimizi. Kia’yi yine Amed kullanıyor. Pazara vardığımızda ortalık toplanıyordu. Operasyonun hızı kesilmiş, hırslar sona ermiş, alış veriş  şamatası dinmişti. Üstü kapalı, hangar gibi koca bir yer burası, yüksek tavanda neon ışıkları var ama belediye daha yakmamış… Karanlıklarda dolaşarak işe yarar bir şeyler bulmaya çalışıyoruz.

dsc02267.JPG dsc02745.JPG dsc02288.JPG

Tam herkes tezgahını toplarken ışıklar yandı. Biri düğmeyi vaktinde çevirmeyi unutmuş. Öyledir, aydınlık sürerken karanlığı, karanlık basınca da aydınlığı unuturuz. Kışın kalın kazak giyeriz yaz gelince sırtımızda kalır, yazın ince gömlek giyer, kışın  da onu unuturuz… Ben ağustos ayında sırtı kazaklı çok adam gördüm. Kışın ince gömlekle gezeni de… Bunlar bizim yaşam sırları.

Bilen varsa söylesin yazısını okumaya devam edin

Ağva Güzel yerdir

(Resimleri büyütmek için üzerlerine tıklayın)

5 eylül 2008 Cuma

agvamap.jpg 

Karadeniz’in başında Şile’den öteye giderseniz Ağva kasabasına varırsınız. Şile’ye iki, Kandıra’ya bir yoldan bağlı olan bu kasabanın iki yanından iki dere akar. Ağva demek zaten iki dere arası demekmiş. Şile’den gelenler ya Kabakoz ve Şuayipli’den geçen sahil yolunu, ya da Teke ve Gökmaslı’dan geçen üst yolu izlerler, Kandıra’dan gelenler de Akçaova’dan geçerek Ağva’ya varırlar…

İki hafta önce Bizim vazgeçilmez şöför Ahmet’le Kandıra yoluna düşerek Ağva sapağına kadar gittik. Paşaların yattığı hapishanenin önüne gelince sola dönerek Ağva yoluna girdik. Ahmed’e dedim ki:
 –Aman Ahmet, buralarda fazla eğlenme, bizi paşaları kurtarmaya gelen teröristler sanıp nöbetçiler ateş eder, sonra da arkamızdaki beş yıldızlı hapishaneye koyarlar.

Ağva Güzel yerdir yazısını okumaya devam edin

Nefsi Emmare Gemisi

72282.jpg  

Sabah treni beni öğle üzeri Haydarpaşa’ya indirdi. İskele’de gemi var, bindik. –Karaköy diye bağırıyorlar, halbuki gemi’nin burnu Karaköy’e değil de Kadıköy’e baktığı için bazı yolcular –Bu Karaköy’e mi gidiyor ? diye soruyorlar, Kapıları açan iskele memuru  –Önce  Kadıköy’e sonra Karaköy’e gidecek, diye sinirli sinirli anlatmaya çalışıyor. Anlamıyorlar… yürüyüp gidiyorlar, arkadan gelenler yine aynı şeyi soruyor… Adamı kenara çektim –Bak  kardeşim dedim, ben bu  Kadıköy’de elli dört yıl oturdum, hiçbir idare, Karaköy’den kalkıp Kadıköy’e gelen, sonra geri dönen vapur; yolun yarısındaki Haydarpaşa iskelesine gelirken mi uğrasın ? dönerken mi uğrasın ? sorununu halledemedi.

 

Nefsi Emmare Gemisi yazısını okumaya devam edin

İlâhilerle Kırk Yıl

dsc00078.JPGdsc00109.JPG       

Bu gün 6 nisan 2008 Pazar. Sabah saatlerinde Hakikat hanımın yaris’î ile Sapanca’dan yola çıktık. Yarın İstanbul’da konser var. Cemal Reşit Rey Konser salonunda Kutsi Erguner ve Nezih Uzel, bermutad iki kişi… Kutsi ney üfleyecek, ben bendir vurup ilahi okuyacağım. Halk adam başı on iki lira verip dinleyecek. Bu gece İstanbul’da kalacağız. Kutsi akşama Paris’ten gelecek. Bu konser için aylar öncesinden karar verildi.

 

Aslında adı geçen konseri, geçen yıl yapacaktık. Yine bir arıza oldu. Ben o konseri tek başıma yaptım. Bunun üzerine, üzerimize çöken ağırlığı kaldırmak için, haydi bir konser daha yapalım, son olsun, dedik yola koyulduk. Adını da “ilahilerle kırk yıl” koyduk. Kutsi ona bir de “Tekke’den sahneye” diye bir başlık ekledi, ben uzun başlıkları sevmiyorum, böyle şeyler hep üç kelime olmalı, bizim yazıları okuyanlar fark etmiştir, makale ve kitap başlıkları birkaç yıldan beri hep üç kelime, Konserlerin adı da öyle olsun dedim. Olmadı. Neyse… iyi olur inşallah. Biraz daha zaman var.

dsc00073.JPGdsc00081.JPG

Bu konsere “kırk yıl” adını takmamın nedeni var. Kutsi’nin babası, TRT İstanbul Radyosu Türk San’at Müziği Şube Müdürü Ulvi Ergunermucip” göstererek 1967’de beni TRT’ye aldırdığında kadromu “kudümzen” olarak çıkartmıştı. Ben 1967 yılında TRT’ye “kudümzen” olarak girdim. O yıllarda TRT’de “Mevlevi Âyini” çalmak yasak değil ama ilahiler yasaktı. Ulvi Erguner bu yasağı delmeye çalışıyordu. Beni o yüzden TRT’ye aldırdı.

Bir savaşın içine girdik. Ertesi yıl ben Cağaloğlu’nda Milliyetçiler derneğinde bir grup genç insanı çalıştırarak Şehzadebaşı’nda Gündeş Sineması’nda Türkiye’nin ilk ilahi konserini yaptım. Ortaya çıkıp şef oldum. Çok utandım. Hayatta bir daha çalgıcıların karşısına geçip el kol sallayarak şeflik yapmadım. Bir âşık müziği olan Türk Musikisinde şeflik yapmak utanç vericidir. Kutsi ilk defa o konserde ney üfledi. Yıl 1968. Aradan tam kırk yıl geçti.

Hakikat hanımla İstanbul’a vardığımızda Kutsi Erguner bizden önce gelmişti. Yerlerimizi bulduk, eşyalarımızı yaydık, üç gün burada kalacağız. Sonrası Allah kerim. Öğleden sonra Kutsi bey ney kutusunu alıp odaya geldi. Ufak bir prova yapacağız. Prova falan değil de, ne çalacağımızı az çok belirlemek gibi. Aslında biz hiç prova yapmayız, bu bir müzikli şiirdir. Müzikle şiir okumadır. Halkın karşısına geçer makam ve uyum gözederek çalıp söyleriz. Prova müzisyenlere mahsus.

Benim hiç müzisyen olmak hayatta aklıma gelmedi. Kutsi olmuş. Ben çalışmadım, uğraşmadım, beceremedim. Müziği kağıt üzerinde görmeye hiç tahammülüm olmadı. O yüzden ne nota öğrendim, ne usül, ne makam, ne nazariyat… Ben müzikte ebleh bir adamım, ağustos böcekleri gibi. Ancak siz müzik  öğrenmek istiyorsanız asla bu sözlere uymayın. Bu bahsi unutun.

Bu gün 7 nisan pazartesi, akşama konser var. Erkence salona gittik. Burası şehrin en büyük konser salonu, dolduğunda 700 kişi alıyor. Adı: Cemal Reşit Rey. O ünlü bir bestekârdı, ben sağlığında tanımıştım. Bir neslin yıllarca dinlediği “lüks hayat” operası O’nudur. Bu eser sadece  bir müzik parçası değil, toplumumuzun sosyal bir tablosudur. Bu yüzden sevilmişti.

Konser fena olmadı. Bir buçuk saat aralıksız sürdü. Kutsi Erguner’in uzun bir uşşak taksimi ile işe başladık. İlk okuduğum Ali Şirüganî’nin “Sıvadan kalbini pâk et” adlı anıt eseriydi. Bestekârın elimize ulaşmış yüzlerce ilâhisi vardır. Dört yüz yıl önce yaşamış bu değerli insanın, Türk Dini Musikisi’ne o çağda yaptığı eşi bulunmayan hizmet, ind’ Allah’ta Allahüâlem makbul olmuştur. Bu alanda öyle bir insan, bir daha yeryüzüne gelmemiştir.

İkinci eser Hacı Bayram Veli Hz’nin “N’oldu bu Gönlüm…” üydü. Beste Kutsi’nin dedesi Süleyman Erguner’indir… Daha sonra neler okuduk, neler üfledik, bilmiyorum. Kayıtlardan bulunabilir. Ama salonda altı yüze yakın bir insan kütlesinin taş kesildiğini gördüm. Kimse bu konserin sonuna kadar yerinden kımıldamamıştı. Tanrı onlardan razı olsun.

Bu bir konser değil bir “ruhlar randevusuydu” Kim nerden gelip nerede buluştu ? Bu buluşmayı sağlayan kimdi ? Bu birliğin sırrı nedir ?  Ben bilmiyorum. Bilen varsa söylesin. Şimdi yine Sapanca’dayız. Gelecek randevunun hasretiyle…

Ne olur, uzaklara gitmeyin.

İstanbul’da bir Gün

p1020681ak11.jpg                                                 

Bu gün 29 mart cumartesi, Saat 9.40 treni beni İstanbul’a getirdi. Haydarbaşa’dan vapura bindiğimde saatler bire yaklaşıyordu. Gemi önce Kadıköy’e uğradı, sonra Karaköy’e yöneldi. Selimiye kışlası’nın önünden geçerken gözlerime inanamadım, sahilde Eyfel Kulesi kadar göğe uzanan bir bayrak direğinin üzerinde muazzam bir Türk bayrağı sallanıyordu. Son zamanlarda gittikçe daha büyük bayraklar ve daha yüksek bayrak direkleri yaptıklarını  fark ediyordum ama hiç bu kadar yükseğini görmemiştim.

Gözlerimde “paralaks” bozukluğu mu var ? derken, dikkat ettim, fon görüntüleri ile bayrak direğinin oranlarını düşündüm, bir eksiklik olmadığını fark ettim. Bayrak ve direk gerçekten devâsâ bir şeydi. Direğin ucunda şanlı bayrağımız tüm haşmetiyle dalgalanıyor, gelen geçene posta koyuyordu. Uçaklar çarpmasın diye acaba ucuna kırmızı lamba da koymuşlar mıydı ? Bence orada hava trafiği sorunu vardı. Ya ip koparsa, nasıl bağlanacaktı ? direğin üzerine kim ? nasıl tırmanacaktı ? Herhalde helikopter kullanacaklardı. Gemi Kışla’nın önünden süzülüp uzaklaşırken Bayrağımızı yürekten selamladım. 

Bayrağın bulunduğu yerde, 1853-1856 Kırım harbinde yaralanarak Selimiye’de ölen İngilizlerin gömülü olduğu Haydarpaşa İngiliz Askerî Mezarlığı ve Kraliçe Viktorya Anıtı vardır, denizden pek görülmez. Bir ara fark ettim. Zavallı anıt göğe ser çekmiş Türk Bayrağının yanında, pek ufak, pek çelimsiz, pek biçâre kalmıştı.

Sarayburnu’na yaklaşırken yüreğim yine cız etti. Deniz altından yapılan tunel projesi dolayısıyle su üzerine bırakılan şamandraların arasında yolcu vapurları svalon yapıyordu. Büyük kazalara gebe bu bölgeden geçerken bildiğim bütün duaları sıraladım. Galatasaray’da bir arkadaşım  vardı, Kadıköy’de otururdu. altmışlı yıllarda Moda’da Lozan Kulübü’nde şarkı söylerdi, Karaköy’den gemiye bindiğinde hiç yan taraftaki açık yerde oturmazdı “gemi çarpar” derdi, bir gün oturdu, o gün gemi çarptı çocuk öldü.

Öğleden sonranın başlangıç saatlerinde Galatasaray’da Aslı Han’da sahaf Halil bey’in dükkanına vardım. Orada her cumartesi günü gazeteci Murat Çulcu’nun başını çektiği bir sohbet toplantısı oluşur, yıllardır sürer gider… Murat benden geçen hafta Birinci Dünya savaşı’nda Galiçya Cephesinde Ruslarla savaşan Türk askerlerinin ve subaylarının  resimlerini istemişti, yanımda getirmiştim verdim, yine rahat durmadı bu sefer Tepedelenli Ali Paşa’nın kitabını istiyor. –Bende yok, diyorum, dinlemiyor…–Bul  diyor. Nereden bulacağımı söylemiyor.

Aslıhan’dan ayrılıp Hasnûn Galip Sokağında Simurg kitabevi’ne vardığımda vakit akşama doğruydu. Burada Musevî bir arkadaşıma rastladım. O da bana “tasavvuf” dedi. Aramızda şu konuşma geçti:

Musevî  olduğuna göre “Kabala” okumalısın, tasavvuftan sana ne ?   

–Ben  her şeyi araştırıyorum.

–Böyle şeyler araştırmakla öğrenilmez, içine düşmen gerek, Madem ki Musevî’sin  içine düşeceğin şey “Kabala” olmalıdır. İçine düşmezsen, ben ne kadar “kabala” biliyorsam sen de ancak o kadar tasavvuf öğrenirsin. Boş ver tasavvufu da “Kabalaya” yönel. Zaten o da sizin tasavvufunuz değil mi ?

–Evet ama kabala beni sarmıyor.

–O senin eksikliğin… Bekle biraz, her şeyin vakti saati var,

–Ne zaman ? ben hep O’nu arıyorum anladın mı ?

–Anladım, sen O’nu arayamazsın, O seni arayacak. Yöntem böyle…  

Simurg’tan çıktığımda zaman bir hayli ilerlemişti. Yine aynı deniz yolundan tren istasyonuna vardım. Gecenin karanlığı daha da ürkütücü oluyor. Sağ salim Haydarpaşa’ya çıkınca karayı öptüm. Adapazarı ekspresi 3. yolda dediler.

İndirimli bilet beş lira yetmiş beş kuruş.  


Son Yorumlar