'Kargadan Haberler' kategorisi için arşiv

Büyük Reis’in sözü

sef.jpg                                            

-Hoca sabah Büyük Reis’le telefonda konuştu. Gaaak guuk.

-Ne Reisi ?

-Belediye reisi…

-Ne konuştular ?

-Hiç… her zamanki gibi, gaaak guuk .

-Yine kültür evi projesi mi ?
-Bildin, Hoca Büyük Reis’le ne konuşur kı ? gaak guuk

-Bu sefer söz alsaydı bari,

-Tabii ki aldı. Büyük Reis söz verdi.

-Ne dedi…?

-“Tabii canım” dedi.

-O ne demek ?
-Bu “tabii canım” sözcüğü telefonlarda son zamanda çok yayıldı “yeter artık, uzatma, işim var kapa telefonu…” anlamına geliyor, gaaaak. Eski “siz bilirsiniz…”in yerine.
-Yaaa,


-Tabi ki yaaa… Gakk. Guruk Tıkırrrr adam telefonu kapamazsa “tabii canım”lar arka arkaya devam ediyor… taaa ki telefon kapanıncaya kadar… “tabii canım”lar başladıktan sonra artık hiçbir şey konuşulmuyor, Reis de öyle yaptı, bir ara “sizden başka kime ev vereceğiz” dedi sonra yine “tabii canım”la işi bitirdi.

-Hoca tepki göstermedi mi ?

-Ben mezara gidince kurarsınız adıma bir kültür evi, asarsınız resmimi duvara, bir de mevlut okutursunuz, pilavlı olsun, sonra ne var ne yok yağma… dedi.

-Rezalet uyduruyorsun Hoca öyle şeyler demez…

-Vallahi dedi… sana karga yemini gaaak, guuuk, tak, tukur.

-Demez,

-Tabii canım…dedi, demese sana söyler miyim ?

Fazilet’le Rezalet ağlamaklı oldular, Fazilet dedi ki:
-Rezalet hadi aç kanatları gidelim Üsküdar’a soralım Reis’e acaba saat kaç ?

Fazilet’le Rezalet uzun ve mutlu bir uçuştan sonar Üsküdar’a vardılar… Tepeden bakınca büyük Belediye Sarayı’nı hemen fark ettiler. Birlikte dalışa geçerek Reis’in bulunduğu odanın camına kondular. Önce Fazilet konuştu:

-Sayın Reisim saat kaç ?

Reis başını kaldırmadan cevap verdi:

-Üç… halbuki saat dördü on geçiyordu. Rezalet atıldı:

-Sayın Başkanım sizin saatiniz geri kalmış, saat dördü on geçiyor. Reis gürlerdi:

-Sen benim saatimle nasıl alay edersin ? Fazilet lafa karıştı :

-Sayın Başkanım Rezalet haklı, saat dördü onbir geçiyor… Reis küplere bindi, telefonu açtı yardımcılarına sordu: –Saat ikiye beş var dediler, sonra başka birine sordu o da iki buçuk dedi. Reis şaşırdı, kızdı, bağırdı çağırdı, saçlarını yoldu, önündeki masaya yumruk attı. Sekreterlerini odaya topladı, kime sorduysa sonuç alamadı. Üsküdar Belediyesi’nde saatin kaç olduğunu bilen yoktu. Fazilet Rezalet’in kulağına eğildi :

–Rezalet, işte şimdi rezaletin büyüğü çıkacak, devrim olacak kan gövdeyi götürecek, hadi buradan gidelim, Hoca bizi paralar dedi… Gaaak, guuuk. Rezalet Fazilet’e bakmadan cevap verdi :

 Tabii canım

Uçarak ufuklara karıştılar. İki meraklı karga Belediye’nin saatini öğrenemediler. Kültür evi projesi ise kimbilir hangi gelecek bahara kaldı ? Büyük Reis söz verdi, gelecek büyük reislerden biri inşallah sözü yerine getirecektir. O zaman bir Hoca daha aranacak, gidenin hatırına gelene eyvallah denecektir. Gidene mum yakılacak gelene kına… Hayırlısı Allahtan, haberin devamı kargalardan…

Bir kırıntı ışık

414px-gluehbirne_2_db.jpg                     

-İngiltere’de okuyan o kıza çok kızdım,  Gaaak. Guruk.
-Neden ?
-Bana “adaletsiz karga” dedi…
-Sen adaletsiz karga mısın ?
-Hayır değilim, adaletsiz olan Anayasa mahkemesi başkanı…
-Ne…ne… gaaak, guuk, guruk, takır, çakır…bakır,  sus uğursuz karga, mendebur karga, pis karga başımıza çıkaracaksın,  kapa kara gaganı. Başka yerde söyledin mi bunu ?
-Hayır söylemedim, ilk sana söylüyorum…
-Ben Ergenekon muyum ? neden bana söylüyorsun ? Sus… Sana kapa gaganı dedim, bak nasıl yüzüme bakıyor ? guuuk guk. Tak, tuk, şıııırr…  (adrenalin salgısı)

-Ne var ? ne oldu ? neden o kadar kızdın ?

-Sen anlamazsın…Gaak.Guk Takırrrr.

-Anlat da anlıyayım…

-Anlamazsın dedik ya…

-Biraz anlat, biraz anlatma…

-Olur‘la Olmaz’a benzedin, Hayır, anlatmayacağım, üstüme varma…Bu gün git yarın gel, tak tuk takırrr.

-Fazilet sıktın ama, sen ne ukala kargasın, kasıntılı kibirli nalet karga, kendini ne zannediyorsun sen ?

-Ben Türkiye’nin kargasıyım, bu yörede neler olduğunu bilirim…

-Senin kadar ben de bilirim… Senin bilmediğini de bilirim…

-O zaman sen söyle neden kızdığımı, hadi durma anlat, aç o kirli gaganı. gaak guk.

-Bilsem söyleyeceğim, ipucu ver, senin damarın tuttu… İster söyle, ister söyleme

 

Rezalet bir şeyler olduğunun farkındaydı, Faziletle birlikte ulaşamadığı, anlayamadığı bir takım olayların taaa içinde yaşadıklarını fark ediyordu. Ortada koskoca bir bilinmez vardı. Gizli kapalı bir hengame  karşılarında duruyordu. Neresinden baksalar içini göremiyorlardı. Bir ara gagalayıp bir delik açmayı düşündüler. Sonra vaz geçtiler. O ortada duran neyse ? kendini çok iyi savunuyor, kimseye fırsat bırakmıyor, geleni geri çeviriyor, saldıranın başına işler açıyor, doğduğuna pişman ediyordu… Ama o neydi ? neye benziyordu. Bunca yıllık kargalar etrafında dönüp duruyorlar,  başlarını sokacak delik bulamıyorlardı.

-Sen anladın mı ? dedi, Fazilet. Rezalet devam etti:
-Hayır anlamadım gaaak guuk,
-Biraz daha yakından bak…
-Bakıyorum anlaşılmıyor
-Birşeyler uydur… Tısss (Karga gülmesi)
-Bu kahve falı mı ?
-Hayır Türk adaleti…Gaak,guuk.
-Fazilet şimdi de sen saçmaladın… Bu işler bizi aşar biz kargayız… ne bilelim adaleti…madaleti
-Karga olduğunu biliyorum, seni Yaradan da biliyor, ama belki kara gaganın arkasındaki kara kalbinde bir kırıntı ışık kalmıştır…

-Benle uğraşma Fazilet git karşıkı dala kon, bu gün fenayım üstüme gelme, kafamı attırma yamulturum seni…
-Neden, ne oldu ?,
-Bilmiyorum bir şeyler içimi kemiriyor ?,,.
-Sen yaşlandın
-Sen genç mi kaldın ?
-Hayır geç kaldım, gaaark, guruk, takır, tısss, tısss. Ihı…Ihı…Ihı…

İki Kardeş Fransız

kopyasi-dsc00170.JPG                                          

-Hocanın yanındaki kim ?
-Hangisi ?
-Şu saçlı sakallı, gaaak guk.
-O bir Fransız, Pierre Marie, yanındaki de oğlu Gallahat,  sen Fransızca bilir misin ?
-Kargaca’dan başka dil bilmem,
-Onu da konuşamazsın ya…
-Sen işine bak lavuk, gaaak gaaak.
-O Hoca’nın kırk yıllık Fransız dostu, Türkiye’ye  ilk geldiğinde çıta gibi bir yaratıktı, on yedi yaşındaydı şimdi elli yedi yaşında… Lizbon’da oturuyor, iki, oğlu bir kızı var…

-Burada ne arıyor ?

-Konsere geldi…

-Ne konseri ?

-Şapşal karga, Hoca Kutsi Erguner’le geçen hafta konser verdi ya…Duymadın mı ?

-Bana ne konserden, sen gittin mi ?

-Salonu bulamadım, sen gelseydin giderdim. Gaaak guuuk.

-Adam dünyanın bir ucundan gelmiş, sen salonu bulamıyorsun. Yanındaki de oğlu mu ?

-Evet iki oğlundan biri, otuzbeş yaşında, bir oğlu daha var. Bunların anaları Irlandalı, sakın İngiliz deme kafanı delerler.

-Ne iş yapıyor o adam…? Gaaak guuuk. Tıss

-Sinemacı, belgeselci, kırk yıl önce, sırtında kameraları ile İstanbul’a  geldiğinde Hoca onu bir şeye benzetememişti, o zaman sordu:

-Seni kimler yolladı ?

-Hervé Baley ile Daniel Ginat, dedi çocuk.

-Bunlar Paris’li iki mimardı. Hoca dört yıl önce onlarla Konya törenlerinde tanışmıştı… Her ikisi de Mevlânâ Şebi Arûs törenlerine ilk defa katılan yabancılardandı. Gurdjieff ekolü mensubuydular. Biri yakında öldü, diğeri Fas’ta yaşıyor. Onlar Hoca’nın en eski Fransız arkadaşlarıydılar. Şu gördüğün Pierre Marie’yi  gönderenler de onlardı. Gaak guuuk. Sinemacı aşırı zengin bir firma sahibinin oğluydu. O yıldan sonra her sene İstanbul’a geldi. Hoca Paris’e gittiğinde onun evinde kalırdı. Pierre Marie’nin bir de ağabeyi vardı, Patrice Goulet, o da mimardı. Hoca zaman içinde bu iki kardeşi yönlendirdi. Biri 1971’de Mevlevîlerin ilk ve en mükemmel belgeselini yaptı. Kırk yıldan beri daha iyisi yapılamadı. Gaaark. Sonra 1978’de rahmetli Hacı Muzaffer Ozak’ın ilk belgeselini yaptı. 20 dakikalık filmin adı “Cerrahî” ydi. Onun da şimdiye kadar eşi yapılmadı. Gaaark. 

-Dur Fazilet izleyemiyorum. Ben bu kadar şeyi aklımda tutamam… Sonra ne oldu ? Gark.
-Ne olacak, adam birkaç film daha yaptı ama kalite merakından zengin olamadı. Ne şöhret kazandı ne para… Sen anlamazsın ama Rezalet, yine söyleyeceğim. Bu adamın, bu alanda özellikle ikinci filmi olan “Cerrahî” olağanüstü bir yapıt. “Mevlevî” nin mükemmel görüntülere dayanan göreceli kolaylığı yanında, Cerrahî’nin planş bağlantılarından doğan kompleks ve çapraşık yapısı, Pierre Marie’ýi yıldırmadı. Adam o filmde inanılmaz bir başarı düzeyine ulaştı. Dünya bir belgesel klasiği kazandı.

-Neden, nasıl oldu  ?

-Sinemacı’nın kendisi de derviş olmuştu da onun için… Guuuurk. Tısss.

-Ya ağabeyi ne oldu ?

-O da İstanbul’un o sırada henüz ayakta duran ahşap evlerinin binlerce resmini çekti. Başında bulunduğu “ Bu günün mimarlığı” isimli ünlü Fransız mimarlık dergisinde yayınladı. O yıllarda kimsenin aldırmadığı ve madrabaz betoncu şehir kaatillerinin  buldozerlerin ucuna  takıp yok ettikleri o muhteşem sivil mimari örneklerini dünyaya tanıttı. Son zamanda o evlerden geri kalabilenlere yerlilerden biraz ilgi arttıysa, bu olayın öncüsü Patrice Goulet’dir. Gark. Gurk Şangırrrr (Ümitsizlik sesi)

-Hocaya söyle de, bunları yazsın…Gark

-Ne yazacak, sana bana bile söylemez… Aklında ne kaldı ?

-Hiç…
-Bana da hiç, hadi uç git bir harabe bul da kon, belki yiyecek bir şeyler bulursun. Gaaark. Gurk.Takkk, Takırrr. Tısss.  

Herkesin baktığı yer

beyoglu.jpg                       

Birden ortalık karıştı, sesler yükselmeye başladı, ihtiyarların kavgası da ilginç oluyor, taraflar sinirlenip bağrışmaya koyuldu  mu çatlak zurna gibi sesler çıkmaya başlıyor, gençlerin kavgasında duyulan o kalın ve vahşî sesler ihtiyarların kavgasında yerini cırlak seslere bırakıyor, yüksek tonajda kelimeler nefes yetmezliğinden küçülüp dertop oluyor. Kamçı darbesi gibi… Kimin ne dediği anlaşılmaz düzeye çıktığında da  artık garip bir ses akordunda her şey, arap saçına dönerek hayat çekilmez oluyor, o anı yaşamaktan adam çekimserlik göstermeli …

 

Geçen cumartesi akşamüstü Beyoğlu’nda Ağa Cami’de Hasnun Galip Sokağında Simurg kitabevinde benzer bir sahne zuhur ettiğinde olayın vehâmetini kavrayan Rezaletle Fazilet kargalar karşıki balkona kondular, Fazilet her zamanki saflığı ile rezalete sordu:

-Ne oluyor ? bu da nesi ?

-Dur Fazilet, kafamı karıştırma anlayamıyorum 

Fazilet Rezalet’in yanından ayrıldı bir başka yere konarak kitapçı dükkanın içini kerteriz aldı, insan kafalarının arasından olayları görmeye çalıştı, bir takım yüksek  sesler duydu, çözemedi. Bir ara Hoca’nın sesini duyar gibi oldu, aniden yerinden fırladı, kanat vurup Rezalet’in yanına yaklaştı:

-Duydun mu Hoca bağırıyor ! gaaak guuuk guruk (endişelenme sesi)

-Duydum duydum… görüyor musun ? sol yanında iri yarı mor gömlekli şapkalı gözlüklü bir adam var, ona bağırıyor, o da Hoca’ya bağırıyor….Bak Fazilet, döğüşecekler galiba gaaak. Guuurk.

-Koca adamlar döğüşür   ? senin gibi karga mı onlar ?

-Sus şimdi… kapa gaganı, sonra konuşuruz, ben duyamıyorum, ne konuşuyorlar ?

-Hoca diyor ki “ Koskoca bir millet nasıl cahil olur, cahil sizsiniz…”

-Adam ne diyor ?

-Sen okumuşsun ama boş okumuşsun, ben Anadolu’yu gezdim, halk cahildir, seçimden, demokrasi’den anlamaz bunlar sopadan anlar, AKP’yi hemen kapamalı… Bağırma terbiyeni takın.

-Hoca’nın can damarına dokunmuş, Demokrasi’ye çamur  atıldı mı adam çileden çıkar… Gaaak.

-İşte bak rengi attı, saçları dikildi, şekeri fırladı, tansiyonu çıktı… Gaaark guruk (Korku sesi)

-Rezalet birşeyler yap, adam gidiyor, git o herifin kafasını gagala… Gaaaark.Tısss…

-Ayol deli misin, ben kargayım elimden ne gelir…?  

-Karga marga Hoca’yı kaybediyoruz…

-Bişiii olmaz ona, işi toparlar…Gark.

 

Rezalet’le Fazilet dükkana giremedikleri için bundan fazlasını izleyemediler. Adam bağırdı, Hoca bağırdı, dükkandakiler bir anda alevlenen tartışma karşısında donup kaldılar. Bir kişi adamdan yana oldu, diğer üç kişi tarafsız ama Hoca’dan yana tavır koydukları anlaşılıyordu. O sırada kitapçı dükkanının sahibi devamlı olarak tarafları yatıştırmaya çalışıyordu… ne mümkün “Yapmayın, etmeyin” sesleri arasında biraz sonra kendiliğinde yatıştı, adam Hoca’ya:

-Seninle anlaşamayız dedi, Hoca derhal son noktayı koydu:

-Ben halkıma hakaret edenle anlaşmam, sen yoluna, ben yoluma, ne sen beni tanıdın, ne ben seni, kes…

Hoca o anda, yıllar önce Üsküdar’da İzmirli’nin kahvesinde o yıllarda çok sevdiği emekli İstihbarat görevlisi Hacı  Emin bey’le bir katı müslümanın tanık olduğu kavgasını hatırlamıştı… Hacı Emin bey adama son sözünü söyledikten sonra “Ne sen beni tanıdın, ne ben seni” diyerek diyaloğu kapatmıştı. Hoca da öyle yaptı. Geçmişten miras, hazır formüllerden birini kullandı.  

Dükkandan çıktılar, Beyoğlu caddesinde yürümeye başladılar. Hoca yanındaki arkadaşı, Ertuğrul’a döndü: “Bu günlerde herkesin baktığı yerde durma…” dedi.

Kargalar yağmurda uçamaz

dsc00271.JPG                                   

-Hoca Eskihisar’da yağmura tutulduğunda sen oralarda mıydın ?

-Hayır kargalar yağmurda uçamaz, gaaak gurk tısss.

-Neden ?

-kanatları ıslanır da ondan,

-İyi ya sen de kanatları ıslanmış bir karga olarak uçsaydın,

-Fazilet bu gün fenayım, bana dokunma.

-Ne zaman iyi oldun ki ?

-Sen aptal, kendini beğenmiş ukala, çekilmez, bir kargasın.

-Sen de rezilin rezili fevkaladenin fevkinde iğrenç bir kargasın.

-Ben neysem neyim, sen kendine bak, lavuk.

 

-Söylesene oralarda mıydın ?

-Evet oradaydım, neden sordun ?

-Hiçç… gaaak gurk.

-Nasıl hiç ?

-Ben kenardan bakıyordum, adam 71 yaşında ne biçim tırmanıyordu kaleye gördün mü ? yağmura falan da aldırmadan resim çekeceğim diye oradan oraya koşuyordu, yanındaki müze müdürü ile asistan bayan, kale kapısının altına sığınmışken, o  bir elinde şemsiye bir elinde fotograf makinası ortada gezdi durdu, gaaak gak.

 

-Ne kalesiymiş orası ?

-Rezalet biraz rezilliği bırak, bu zamanda cahillik rezilliktir. biraz bir şeyler öğren, acık kitap oku, TV’de dizilere bak, belgesel izle, Bilgisayarın var mı senin ?

-Yok…

-Sana kargalar güler, git Bilgisayar al, paran yoksa bilgisayarı olana kablosuz bağlan…

 

-Anladık, anlat şu kaleyi Gaaak. Guuurk. (açlıktan karın ağrısı)  

-Vazgeçtim…neş’emi kaçırdın, anlamaza ne anlatılır ?

-Sen anlat, ben anlarım ?

-Nah anlarsın…Gak.

-Anlatsana, pis karga

 

-Bu kalenin tarihi karışık, kimin ne zaman yaptığı belli değil, Roma diyen var, Ceneviz diyen var, şimdilerde adı “Eski Hisar Avni Dilbaz müdürlüğü zamanı burada arkeolojik kazı yaparak Doğu kulesinin yanında bir sarnıç ortaya çıkarmış, Hocayı çağırıp göstermişti. Hoca üstü açık, suyu çekilmiş sarnıcın, vaktiyle tavanını tutan sütunlarına hayran olmuş… - Burada gece ışıklandırma yaparak ne güzel konser olur demişti.

 

-Sen gördün mü sarnıcı ?

-Yağmur olmasaydı gidip bakacaktım, Hoca da o tarafa gidemedi.

-Kargalar yağmurda uçar demiştin, uçsaydın ya…kanatların mı ıslanırdı ?

-Rezalet susar mısın ? Garrrk kuuurk trısss tıkır, şııııırt. (Adrenalin salgısı)

Fazilet ve Rezaletin adını koyup görmeye gitmedikleri sarnıcı ziyaret bir başka bahara kalmışken ben bu arada kalede vaktiyle yer alan anfiteatr’a sonraki bir onarımda plastik koltuklar koyduklarını tesadüfen fark edip dertlere uğradım, nasıl da daha önce görmemişim. Müdür Mustafa Özçelik – Ben yakında bunları değiştireceğim, dediğinde uyandım. Sağ ol Müdür, sen her derde dermansın… Bir daha gelişimde bunları burada görmeyeceğim, bizim mutfakta bile plastik eşya yok, kim koydu bu renkli ucubeleri buraya…?


Son Yorumlar